İhtisas Kurumları
SİNA

SİNA

Sağlıklı İnsan Derneği

WEB SİTESİNE GİT
HAREKET SPOR KLÜBÜ

HAREKET SPOR KLÜBÜ

GENÇ HAREKET SPOR KLÜBÜ

WEB SİTESİNE GİT
Mutlu Aile

Mutlu Aile

Mutlu Aile Mutlu Çocuk Eğt. Kül. ve Day. Der.

WEB SİTESİNE GİT
Enderun Özgün Eğitimciler Derneği

Enderun Özgün Eğitimciler Derneği

Enderun Özgün Eğitimciler Derneği

WEB SİTESİNE GİT
GİV

GİV

Girişimci İş Adamları Vakfı

WEB SİTESİNE GİT
İnsan Vakfı

İnsan Vakfı

İnsan Eğitimi Kültür ve Yardımlaşma Vakfı

WEB SİTESİNE GİT
Muhammed Fesih KAYA

Teşhircilik, Mahremiyet ve Kültürel Dönüşüm: Modernliğin Beden Politikalarına Minik(!) Bir Eleştiri

“Modern insan, bedenini ruhundan ayırarak onu bir tüketim nesnesine dönüştürmüştür. Bu hem metafizik hem de ahlaki bir kopuştur.” Seyyid Hüseyin Nasr’ın bu tespiti, çağımızın en temel varoluşsal sorununu özetler. Modernlik, bedeni ruhun taşıyıcısı olmaktan çıkarıp arzuların ve piyasanın hizmetine sunulan bir nesneye dönüştürmüştür. Bu dönüşüm, insanın kutsal olanla bağını zayıflatmakta ve mahremiyetin anlamını silikleştirmektedir. Teşhircilik ve pornografi gibi olgular, bireysel özgürlük söylemiyle meşrulaştırılsa da aslında insanın varoluşsal bütünlüğünü tehdit eden, toplumsal çözülmeyi hızlandıran kültürel bir dönüşümün parçası halini almıştır.

Bireycilik, bedeni özgürlük alanının merkezine yerleştirir. John Locke’tan Rousseau’ya uzanan düşünsel çizgide bireyin bedeni üzerindeki tasarruf hakkı, insan haklarının temel unsuru olarak görülür. Bu anlayış, bedenin ruhsal ve ahlaki bağlamdan koparılarak yalnızca maddi bir varlık olarak değerlendirilmesine yol açar. Jean Baudrillard’ın “simülasyon” kavramıyla açıkladığı gibi, beden artık gerçekliğin değil, arzunun ve gösterinin nesnesidir. Görünürlük, anlamın yerini alır mahremiyet ise çağdışı bir kavram olarak dışlanır.

Oysa İslam düşüncesi, bedeni ruhla birlikte ele alır. Beden, Allah’ın insana verdiği bir emanet; ruhun dünyadaki tezahürüdür. Bu anlayış, ferdin bedenine karşı sorumluluk taşıdığı fikrini doğurur. İmam Gazali, ‘’İhya-u Ulumiddin’’ adlı eserinde haya kavramını imanın bir parçası olarak tanımlar: “Haya, kalbin Allah ile olan bağının bir göstergesidir. Haya olmayan yerde iman zayıflar.” Teşhircilik, bu bağın kopması ile Allah’a karşı duyulan içsel saygının inkârıdır. İmam Rabbani, ‘’Mektubat’’ında bedenin mahremiyetini korumanın nefsin terbiyesiyle doğrudan ilişkili olduğunu vurgular. Ona göre teşhircilik, nefsin arzularına teslimiyetin bir göstergesidir ve bu teslimiyet, insanı hayvani düzeye indirger. İbn Kayyim el-Cevziyye ise haya ve mahremiyetin, kalbin Allah’a yönelmesinin bir tezahürü olduğunu belirtir. Bedenin teşhiri, bu yönelmişliği bozan bir eylemdir. Çünkü İslam’a göre fert, yalnızca kendinden değil, toplumun manevi atmosferinden de sorumludur.

Bu sorumluluk, yalnızca teorik bir ilke değil; kamusal alanda somut biçimde sınanan bir ahlaki duruştur. Eyüp Camii’nin önündeki meydanda, bedenin görünürlüğüyle mahremiyetin kaygısı iç içe geçmişti. Saçları açık, kolları kısa, eteği dizinin altında kırklı yaşlarda bir kadın kalabalığa sesleniyordu:

“Bizim çocuklarımızı kim bu müstehcenlikten, çıplaklıktan ve hayasızlıktan kurtaracak?”

Bu sözler, yalnızca bireysel bir tepki değil; teşhirciliğin bir yaşam biçimi hâline geldiği kültürel dönüşüme karşı duyulan derin bir toplumsal kaygının ifadesiydi. Kadının meydandaki varlığı, bu dönüşüme karşı bir sorgulama başlatıyor; görünürlüğü teşhirin değil mahremiyetin hatırlatılması için bir çağrıya dönüşüyordu. Bu sahne, toplumun dayatılan yaşam biçimlerine ne kadar yabancılaştığını ve bu yabancılaşmanın ortak değerleri aşındırma ihtimalini görünür kılıyordu. Kadının sesi, teşhirin sıradanlaştığı bir dünyada sessizliğe karşı yükselen bir uyarıydı, görünürlüğün içinden doğan bir itiraz, bir hatırlatma, bir direnç noktası. Bu meydan, yalnızca bir geçiş noktası değil mahremiyetin, kolektif hafızanın ve ahlaki sorumluluğun sınandığı bir eşikti. Bu sahne, teşhirin sıradanlaşmasına karşı bir hafıza çağrısıdır. Ahlak, burada yalnızca bireysel bir tutum değil; toplumsal bir dokunun, bir sessiz direnişin taşıyıcısıdır. Kadının sesi, görünürlüğün içinde kaybolan mahremiyeti yeniden hatırlatır; teşhirin gürültüsüne karşı bir sessizlik önerir.

Batı merkezli insan hakları söylemi, bireyin bedeni üzerindeki mutlak tasarruf hakkını savunur. Ancak İslam’da hak, sorumlulukla birlikte tanımlanır. Bedenin teşhiri, ferdin özgürlüğü değil; Allah’a ve topluma karşı sorumluluğun ihlalidir. İbn Haldun’un ‘’Mukaddime’’sinde belirttiği gibi, toplumun ahlaki yapısı fertlerin davranışlarıyla şekillenir. Teşhircilik, bu ahlaki yapıyı zayıflatan bir kültürel çözülme biçimidir. Edward Said’in Oryantalizm eleştirisiyle ifade ettiği gibi, Batı’nın evrensel değer iddiası çoğu zaman yerel kültürleri dönüştürme ve tahakküm altına alma aracı haline gelir. Teşhircilik, bu tahakkümün estetik bir biçimi olabilir; bireyin özgürlüğü adı altında toplumun değerleri aşındırılır.

Teşhircilik, modernliğin bireyi özgürleştirme iddiası altında onu ruhundan koparan bir süreçtir. İslam düşüncesi, bu kopuşa karşı bedenin mahremiyetini, haya ve edep kavramlarıyla korur. Bu koruma, yalnızca ferdin değil toplumun da manevi sağlığı için gereklidir. Çözüm, yasaklamadan önce anlamlandırmadır. Eğitim, sanat ve medya alanında mahremiyetin değeri yeniden inşa edilmelidir. Aliya İzzetbegoviç’in vurguladığı gibi, kültürel bağımsızlık ancak entelektüel direnişle mümkündür. Mahremiyetin savunusu, insanın ruhsal bütünlüğünün ve toplumsal ahlakın savunusudur.

Sonuç olarak teşhircilik, çağdaş bireyin özgürlük iddiası değil; metafizik bir kopuşun ve ahlaki erozyonun görünür yüzüdür. İslam düşüncesi, bedeni ruhla birlikte ele alır; mahremiyeti ise hem ferdin hem toplumun korunması gereken bir emaneti olarak görür. Bu nedenle teşhircilik, insan hakkı değil; insanın kendine ve topluma karşı sorumluluğunu ihlal eden bir davranıştır. Mahremiyetin savunusu, yalnızca bir inanç meselesi değil insanlığın özüne dair bir duruştur.

 

Muhammed Fesih Kaya

Diğer Makaleleri