Şiddet ve İnsanın Tanrısallaşma İsteği
İnsan, yaratılışta kendisine ruh üflenmiş bir varlık olarak ilahi bir emanetin taşıyıcısıdır. Bu emanet; tevhid, merhamet, adalet ve ihsan gibi sıfatların izlerini taşır. Aynı zamanda nefsin taşkınlığına, arzunun sınırsızlığına ve hayvani dürtülere de açıktır. Kuran’da meleğin “kan dökecek, bozgunculuk yapacak” uyarısı, insanın bu ikili doğasını açıkça gösterir: İnsan hem eşrefi mahlûkat hem de esfeli sâfilîn olma potansiyelini taşır.
Vahiy, bu doğayı terbiye etmek için gönderildi. Peygamberler, insanı ilahi emanetle yeniden buluşturmak için görevlendirildi. Ancak insan, bu emaneti taşımak yerine sahiplenmeye kalktı. Tanrı’ya ait olanı talep etti: Hükmetmek, cezalandırmak, yaratmak. Böylece tanrısallaşma illüzyonu başladı ve onun en sadık refakatçisi şiddet oldu.
Tanrısallaşma arzusu, insanın sınırlı varlığını taşıyamamasından doğar. İnsan doğar, acı çeker, sever, kaybeder ve ölür. Bu sınırlılık, varoluşsal bir huzursuzluk üretir. Sonsuzluk, mutlaklık, kontrol ve değişmezlik. Bunlar Tanrı’ya ait sıfatlardır. İnsan, kendi kırılganlığını inkâr ettiğinde bu sıfatları ödünç almak ister. Çünkü tanrısallaşmak, acziyetin unutulmasıdır.
Korku bu arzunun psikolojik zeminidir. Ölüm korkusu, dışlanma korkusu, belirsizlik korkusu… Bunlarla baş edemeyen insan, onları bastırmak yerine dönüştürür. Güç, bu dönüşümün aracıdır. Tanrısallaşmak, korkuyu kontrol etme arzusunun nihai biçimidir. Fail, artık yalnızca korunmak istemez hükmetmek ister. Bu yüzden şiddet, tanrısallaşmanın kaçınılmaz refakatçisidir.
Ahlaki düzlemde tanrısallaşma, vicdanı askıya alır. Hesap vermek, sınır kabul etmektir; oysa tanrısallaşan insan, mutlaklık iddiasıyla hareket eder. Bürokratik aygıtlar, ideolojik söylemler, teknik rasyonalite. Bunlar vicdanı gereksiz kılar. Fail artık “öldürdüm” demez “temizledim” der.
Teolojik düzlemde ise tanrısallaşma, halifelikten hâkimliğe geçiştir. İnsan, yeryüzünde ilahi hikmeti temsil eden, sınırlı ama sorumlu bir varlık olarak yaratılmıştır. Halifelik, şahitliktir; hâkimlik değil. Ancak insan, bu temsil görevini sahiplenmeye kalktığında tanrısallaşır. İlahi olanı hatırlamak yerine onu taklit eder. Bu taklit hem şirk hem zulüm üretir. Çünkü Tanrı’ya ait olanı insana yüklemek, adaleti değil tahakkümü doğurur.
Modern düzlemde ise tanrısallaşma, teknik bir pratik haline gelir. Bugünün insanı, algoritmalarla karar verir, ekranlarla temsil edilir, veriyle tanımlanır. Bu dijital düzen, insanı hem görünür hem silinir kılar. Tanrısallaşma artık yalnızca metafizik bir iddia değil, teknolojik bir davranış biçimidir. İnsan tanrılaşmaz ama tanrı gibi davranır. Bu davranış, şiddeti normalleştirir, ötekini silikleştirir, hakikati parçalar.
Devlet, yaşamı düzenleme ve ölümü yönetme yetkisini kendinde görür. Gazze’de çocukların öldürülmesi, Afrika’nın sömürülmesi, Pol Pot’ un “temizlik” operasyonları, Stalin’in “refah adına” yaptığı katliamlar, Irak ve Afganistan’ın “demokrasi” adına kana bulanması… Bunlar tanrısallaşan insanın şiddet üretme biçimleridir. Bu şiddet, sadece bir yıkım değil; bir yeniden yazım sürecidir. Fail, eski düzeni siler, yeni bir hakikat inşa eder. Bu hakikat, kendi çıkarına göre şekillenir; adalet, temsil, bilgi ve hafıza yeniden tanımlanır. Şiddet, böylece bir varlık düzenleme biçimi haline gelir.
Dünya bugün, yaşanılamaz bir coğrafyaya dönüşüyor. Şiddet, yalnızca bedenleri değil; şehirleri, dilleri, hafızaları, çocukları, umutları ve geleceği yok ediyor. Açlık silaha dönüşmüş, bilgi tahakküm aracına çevrilmiş, temsil ise yok sayma pratiğine indirgenmiştir. İnsan, ruhunu bedenden, aklını vahiyden ayırdığında yalnızca kendini değil tüm bir toplumu felakete sürükler.
Bu gidişatı durdurmak, takva eksenli bir dönüşümü ve marufun egemenliğini gerektirir. Takva, insanın içsel denetimini ilahi sorumlulukla kurmasıdır; maruf ise toplumun ortak vicdanında kök salmış adaletin ve iyiliğin hâkimiyetidir. Bu dönüşüm, yalnızca bireysel bir arınma değil; kolektif bir yeniden inşa çağrısıdır.
İnsan, hükmetmek istediği her şeyin altında ezildi.
Tanrısallaşma arzusu, onu büyütmedi aksine yalnızlaştırdı.
Şimdi bir ses bekliyor: Göğsünü yaracak, kalbini hatırlatacak, fıtratını uyandıracak bir ses.
O ses ne emir verir ne cezalandırır.
Sadece çağırır: “Dön.”
Dön ki zulüm bitsin. Dön ki insan kalasın…
Bu çağrı, yalnızca bireysel bir arınma değil, kolektif bir hatırlayıştır.
Unutulanın yeniden görünür kılınmasıdır: Vicdanın, şahitliğin, merhametin ve hafızanın.
Çünkü şiddet, sadece öldürmez, unutturur.
Ve insan, unuttuğu her şeyde biraz daha tanrılaşır, biraz daha yok olur.
Bugün insan, Ebu Kubeys Tepesi’nin üstünden kendisini fıtratına yeniden çağıracak bir münadiyi bekliyor. O çağrı, içimizdeki emaneti hatırlatacak; bizi yeniden insan kılacak…
_________________________________________
1. Kur’an-ı Kerim, Sad Suresi, 72. Ayet.
2. Kur’an-ı Kerim, Bakara Suresi, 30. Ayet.
3. Süleyman Ateş – Kur’an ve Hayat, Ensar Neşriyat.
4. Hannah Arendt – Eichmann Kudüs’te: Kötülüğün Sıradanlığı, İletişim Yayınları.
5. Emmanuel Levinas – Ötekinin Yüzü, Metis Yayınları.
6. Sigmund Freud – Uygarlığın Huzursuzluğu, Remzi Kitabevi.
7. Michel Foucault – Gözetim ve Ceza, İletişim Yayınları.








