28 Şubat ve Toplumsal Mühendisliğin İflası
28 Şubat süreci, Türkiye’nin siyasal hafızasında yalnızca bir darbe girişimi olarak değil, bugünkü siyasal kutuplaşmaların ve toplumsal gerilimlerin kökeninde duran bir dönüm noktası olarak okunmalıdır. Postmodern darbe olarak adlandırılan bu müdahale, doğrudan iktidarı devirmeyi değil,İslamı anlama ve İslami yaşam adına ortaya çıkan toplumsal birikimi törpülemeyi ve kamusal alanı(!) laik, Kemalist kontrol altında tutmayı hedeflemişti. Ordu, medya, yargı ve sermaye çevrelerinin koordineli baskısı ile siyaset yeniden dizayn edilmeye çalışıldı.
1980’lerden itibaren yükselişe geçen İslami hareketin toplumsal kabullenişi, cemaatlerin güçlenmesi, imam hatiplerin yaygınlaşması ve dindarlığın görünür hale gelmesi sürecin doğrudan hedefi oldu. Dindarlara karşı topyekûn bir adım atıldı, gündelik hayatın dini pratikleri, eğitim kurumları ve kamusal görünürlük doğrudan baskı altına alındı. Bu dönemde sivil toplum kuruluşları, cemaatler, medya ve aydınlar mağduriyet yaşadı. Milli Güvenlik Kurulu kararlarıyla süreci başlatan orduya medya eşlik etti, “irtica tehdidi” ve “laiklik elden gidiyor” söylemleriyle toplumsal baskı meşrulaştırıldı. Yargı ve bürokrasi hukuku araçsallaştırarak dindar kesimi kriminalize etmeye çalıştı.
Toplumda derin mağduriyetler oluştu. İmam hatipler ve Kur’an kursları büyük ölçüde darbe aldı, cemaatlerin maddi varlıkları kayboldu, fişleme uygulamalarıyla cemaat toplum arasındaki güven zedelendi. Türkiye ekonomisi en az yüzde elli oranında fakirleşti, kriz derinleşti. Korku kültürü yayıldı, mazeret üretme alışkanlığı oluştu ve İslami hareketin kitleselleşmesinin önüne geçildi. Ancak bu süreç aynı zamanda bir öğrenme dönemi oldu. Müslümanlar için düşünsel berraklık ve özeleştiri imkânı doğdu, reaksiyon gösteren cemaatçi kimlikler ve kültürden siyasete uzanan yeni kimlikler ortaya çıktı. İslami söylem kof dilinden arındı, darbelere karşı dirençli bir toplumsal refleks gelişti. 15 Temmuz’un başarısızlığında bu refleksin rolü açıkça görüldü.
28 Şubat sürecini bugünden okuduğumuzda, laikçi söylemin toplumsal mühendislik girişimlerinin en belirgin biçimde eğitimde, ekonomide ve kamusal alanda ortaya çıktığını görüyoruz. Bu mühendislik, yalnızca siyasal iktidarı sınırlandırmayı değil, toplumun gündelik hayatını ve geleceğe dair yönelimlerini de biçimlendirmeyi hedeflemişti. Eğitim alanında, imam hatip liseleri ve Kur’an kursları doğrudan hedef alındı. Katsayı uygulamalarıyla dindar nesillerin yükseköğrenime erişimi kısıtlandı. Bu, yalnızca bireysel kariyerleri değil, toplumun kültürel ve entelektüel çeşitliliğini de daraltan bir müdahaleydi. Eğitim politikaları üzerinden yürütülen bu mühendislik, laikçi söylemin “kamusal alanın dini görünürlükten arındırılması” hedefinin en somut tezahürü oldu. Ekonomide, sermaye çevreleri ve finans kurumları aracılığıyla İslami kimlikli girişimler baskı altına alındı. “Yeşil sermaye” olarak etiketlenen şirketler fişlendi ve destek mekanizmalarından dışlandı. Bu, ekonomik rekabetin doğal dinamiklerini bozarak ideolojik bir ayrımcılığa dönüştü. Türkiye’nin yüzde elli fakirleşmesi ve kriz ortamı, yalnızca küresel ekonomik dalgalanmaların değil, aynı zamanda bu ideolojik mühendisliğin de bir sonucu olarak okunabilir. Kamusal alanda ise, başörtüsü yasağı ve dini sembollerin görünürlüğüne yönelik kısıtlamalar, laikçi söylemin toplumsal mühendislik girişimlerinin en görünür yüzüydü. Üniversitelerden kamu kurumlarına kadar geniş bir alanda uygulanan bu yasaklar, dindar kesimin kamusal alana katılımını sınırladı. Böylece laikçi söylem, kamusal alanı tek tip bir kimliğe indirgeme çabasına girişti. Bu mühendislik girişimleri, dindar kesimin hafızasında derin izler bıraktı. Eğitimde engellenen nesiller, ekonomide dışlanan girişimciler, kamusal alanda görünmez kılınan kadınlar, toplumsal hafızada bir “mahrumiyet kuşağı” oluşturdu. Dolayısıyla 28 Şubat, yalnızca bir darbe değil, toplumsal hayatın bütün alanlarına nüfuz eden bir mühendislik projesi olarak okunmalıdır. Eğitimde fırsat eşitliğini daraltan, ekonomide ideolojik ayrımcılığı kurumsallaştıran, kamusal alanda kimlikleri görünmez kılan bu müdahaleler, bugünkü siyasal tartışmaların ve kutuplaşmaların kökeninde yer almaktadır. Toplum mühendisliği girişimleri iflas etmiş, fakat bıraktığı izler hâlâ siyasal ve toplumsal hafızayı şekillendirmektedir.
28 Şubat süreci, Türkiye’de yalnızca bir siyasal müdahale değil, aynı zamanda toplumsal mühendislik girişimlerinin iflasını gösteren bir dönüm noktasıdır. Bununla birlikte, bu sürecin toplumda neden olduğu kırılmaları ve doğurduğu sonuçları uzun yıllar sonra daha derinlemesine göreceğimizi de unutmamalıyız. Eğitimden ekonomiye, kamusal alandan sivil topluma kadar geniş bir alanda yürütülen baskılar, dindar kesimin ortak yaşantısında derin izler bırakmış, fakat aynı zamanda daha berrak bir düşünce, daha sağlam bir örgütlenme ve darbelere karşı dirençli bir toplumsal refleksin doğmasına da vesile olmuştur. Bugünden bakıldığında 28 Şubat, bir yandan mağduriyetlerin sembolü, diğer yandan ise toplumsal direncin ve dönüşümün katalizörü olarak toplumun zihninde yerini almıştır. Bu süreç, gelecekte daha sağlam temeller üzerine kurulu bir kamusal düzen (takva eksenli toplumsal bir değişim ve marufun egemenliği) inşa etmek ve toplumsal çeşitliliği korumak için bir uyarı işareti olarak okunmalıdır.








