ZIRVA İLE ZİRVE ARASINDA
Bu makaleyi yazmamın nedeni gündemdeki olaylardan mütevellit Ali Şeriati isminin yeniden tartılşılmaya başlanmasıdır. Sosyal medya platformunda Şeriati ile alakalı eleştiriler sonrası iki ismin hakaretleriyle gelinen seviyeye/seviyesizliğe yönelik bir orta yol, makul dil ve vasat bir bakış açısı bulma arayışıdır.
Toplumların zihin dünyasına tesir eden düşünürlerin fikirleri, düşünceleri, eylemleri ve yaşamları zaman zaman eleştiriye ve övgüye mazhar olabilmektedir. Düşünce adamları iki açıdan da mevzu bahis olmaları gayet makuliyetle değerlendirebilir. Övülmeleri doğal olduğu gibi eleştrilmeleri de gayet doğaldır. Problem; ön yargılı, ayarsız, ölçüsüz, toptancı kabulleniş ya da toptancı red edişlerin olmasıdır. "Sizi rahatsız etmeye geldim" diyen bir düşünür; sahip olduğunuz şartları, konforu, statükoyu bırakarak hayata eleştirel bakabilmeyi önermekte hatta ögretmektedir. Böyle düşünen bir düşünür, kendimi eleştrilmekten muaf tutuyorum der mi? Ben eleştiriden biganeyim diyerek dokunulmazlık zırhına bürünebilir mi hiç? Tabi ki böyle bir şey istemediğini/istemediklerinden hatta düşünmediklerinden eminiz. Çünkü her düşünür kendi alanındaki fikirleriyle ne ilk ne de son olmadığını bilir. Onların fikirleri, toplumların düşünce/idea duvarında bir tuğladan ibaretir. İçinde yaşadıkları döneme kendi perspektifiyle bakarak yazmışlar. Düşünürlerin nesnel ve öznel görüşleriyle beraber dönemin şartlarına haiz konjukturel görüşleri de olabilir. Onların maksadı içinde yaşadıkları toplumda hitap ettikleri kesimleri fikirleriyle aydınlatmaktır. Onlara yol ve metot göstermektir. Toplumsal değişimin anahtarı budur. Bu bakımdan toplumun değişimi ve dönüşümü konusunda insanlar düşünürlere yakınlık hissettikleri gibi mesafeli de davranabilirler. Kimisi taraf olur kimisi de karşı durabilir.
O halde insanlara, topluluklara ve toplumlara bu şekilde etki eden düşünürlerin övünülmeleri, takdir edilmeleri mümkün olduğu gibi eleştrilmeleri de gayet normal bir durum olduğunu tekrar etmiş olalım. Zaten aksi bir durumu düşünen varsa o da makuleyetini yitirmiştir ya da yitirecektir. Denge açısından bu konuda sahip olunması gereken görüş ve tutum budur.
Peki düşünürlerin fikirlerini okuyup, kafa yoran, onlardan istifade eden ve etkileşimde bulunanlar için durum nasıldır. - Özellikle okuyan kesimleri kast ediyorum.- Aslında en sorunlu/problemli alan burasıdır. Çünkü düşünürler hakkında bir tarafta en katı savunmalar, kutsamalar, toz kondurmamalar, dokunulmazlık zırhına börünmeler, yüceltmeler, zirveye çıkarmalar hata göğe çıkarmalar olduğu gibi diğer tarafta ise ön yargılar, zırvalar, kara propagandalar, aforozlar, reddiyeler, saldırılar hatta yasaklamalar olduğunu görebiliyoruz. Tek tek ifade edilen mezkur her bir kelimenin hem yerel hem de ulusal bazda örmekleri mevcuttur. Abartılı övme/yüceltme ve yerme her kesimde/kişide olabilmektedir. "Şeyh uçmaz, mürit uçurur" sözünü -ters yönlü de okuyarak- okuyan, araştıran ve tüm kesimlerde etkili olan bir yargılama durumudur. Bir beşere olağanüstü özelikler atfederek onu bir nevi mitolojideki Demigod konumuna getirmektir. Peki bu iki durumdan da beri olmak mümkün müdür? Her konuda olduğu gibi bu konuda da hakikatli bir bakışaçısı zhinsel bir hastalıktan veya şarlatanlıktan uzak olunduğu takdirde mümkündür.
Şimdi bu mantaliteyle -örneklik teşkil etmesi açısından - okuma serüvenimiz üzerinde devam etmek istiyorum. Öncelikle kuşak olarak çok yönlü ve çok çeşitli bir okuma kaynağına sahip olarak yetiştik. Yerel ve ulusal bazda olmakla birlikte dünyaya şümul bir okuma yaptık. Başta Kur'an ve sünnet, Türk ve İslam klasikleri, dünya klasikleri, ideolojiler, sistemler, akımlar, ekoller filozoflar vb bir çok konuda okumalar gerçekleştirdik. Bunlara ilave olarak bir alanda yapılan derinlemesine okumaları da ekleyebiliriz.
Haritalarda olduğu gibi bizden koparılmış, yapay sınırlarla ayrılmış olan gönül coğrafyamizdaki ülkelere zihnimizde bir sınır koymadık. Haliyle tüm coğrafyamızda bulunan düşünürlere de ulaştık onlarla bağ kurduk. Kardeş ülkelerin bazı düşünürlerini tercüme yoluyla okuduğumuz kitaplarından dolayı "kökü dışardancılık" suçlamalarına takılıp kalmadık. Çünkü fikirlerimiz emperyalist yerli işbirlikçilerle birlikte onların gölgesinden öteye adım atamayanlara bir tehdit unsuru niteliğindeydi. İslam Dünyasını kendi gerçekliğiyle tüm mezheplerle, ekollerle, kavimlerle ve yöresel folklorik çeşitliliğiyle birlikte dinamik bir şekilde ele alıyorduk. Bu durum çok yüksek derecede özgüven ve cesaret meselesidir. Aynı zamanda coğrafyamızda işgallere, cuntacı kukla yönetimlere rağmen İslam sancağı etrafında yeniden toparlanma ve birleşme iradesiydi. Bu bakış açısıyla okunan her bir düşünür nazarımızda alınacak fikirleri olduğu gibi alınmayacak fikirleri de vardır. Örnek olarak Ali Şeriati'de bu mantık dairesinin çinde yer almıştır.
Özelikle son dönemde tartışma konusu olduğu için Ali Şeriati'nin fikirleriyle alakalı birkaç hususu ifade etmek istiyorum. Şeriati'nin tüm kitapları 40 yıldan beridir ülkemizde yayınlanmaktadır. İran'lı olması hasebiyle kimilerince mezhepsel kaygılardan dolayı eleştirilere hata ağır ithamlara maruz kaldı ve kalmaktadır. Yaşadığı toplum olan İran'da Şiii mezhepcilerin hedefine konulmuş ve gizli sunnilikle itham edilmiştir. Şeriati'nin düşünceleri bütün düşünürler de olduğu gibi tabiki eleştirilecek noktaları vardır. Ancak şunu ayırdetmek gerekir. İran rejimi onun düşüncelerini özelikle de çeşitli fon ve teşviklerle başka ülkelere yaymak da istemiş olabilir. Bu durum yazar açısından ve bilinçli okuyucu açısından bir sorun olarak görülemez. Eğer bu mantıkla bakılırsa bizim dünya klasiklerinden ((Rus, İngiliz, Alman Fransız) hiç birini okumamamız gerekir. Ya da Selefilerin baş ucu kitaplarını içeriye sokmamamız gerekir. Bizim toplumda Ali Şeriati'yi mezhepçi ithamlarla eleştirenlerin mezhepçi kaygıları İran'daki mezhepçilerle yarışmaktadır. Şeriati'yi "Rafizi" diye itham edenler, mezhepçi anaforda sürüklendiklerinin farkında değiller ya da bunu bilinçli yapıyorlardır.
Okuduğumuz düşünürler hayatlarıyla bedel ödeyerek fikirlerini ortaya koymuşlardır. Onlar ümmetin geleceği ve özgürlüğü için kafa yormuşlar. Bizim için fikirleri ve emekleri değerlidir. Geleceğimizin inşasında tümüne de ihtiyacımız var.
Dün ve bugün de hepsi için zırvalayanlar olduğu gibi zirvelere çıkartmaya çalışanlar olmuştur. Bizler bu konuda onlardan beriyiz. Fikirlerini okuyup onlardan ders almak her zaman bizim için orta yol olmuştur. Sağduyulu, dengeli duruş bunu gerektirir. Çünkü denge ve mantık yaşamın tüm alanlarında olduğu gibi zihin dünyamız için de elzemdir.
Müslümanca bir duruşa sahip olmak aynı zamanda tüm duygu ve düşüncelerimizi de Allah'a teslimiyetle mümkün olabilir. İlmimizi, nefsimizin tüm handikaplarından kurtardığımız takdirde hakikate doğru yönelmiş oluruz. Hakikate yöneliş, O'na doğru yolu sürdürmetir. O yol ise hep istikamet üzere sonsuzluğa doğru dengeli/vasatca yürümektir.
Allah yolunda ifrat ve tefritten uzaklaşmış, adil davranışlar içselleştirmiş ve sinelerde vasat ümmet olma şahitliği sürdürmek duasıyla...
M. Nasır Demir








