İhtisas Kurumları
Mutlu Aile

Mutlu Aile

Mutlu Aile Mutlu Çocuk Eğt. Kül. ve Day. Der.

WEB SİTESİNE GİT
Enderun Özgün Eğitimciler Derneği

Enderun Özgün Eğitimciler Derneği

Enderun Özgün Eğitimciler Derneği

WEB SİTESİNE GİT
GİV

GİV

Girişimci İş Adamları Vakfı

WEB SİTESİNE GİT
İnsan Vakfı

İnsan Vakfı

İnsan Eğitimi Kültür ve Yardımlaşma Vakfı

WEB SİTESİNE GİT
M. Nasır DEMİR

İSTANBUL SÖZLEŞMESİ ÜZERİNE DÜŞÜNCELER

          İstanbul Sözleşmesi ile alakalı ilk tartışmaların, eleştirilerin ve savunmaların yapılmaya başlandığı zamanlarda Sözleşme metninin tüm maddelerini okumuştum. Bazı maddelerin yoruma açık ve absürt olduğunu ancak Sözleşmenin uygulanması sırasında mutlaka bir tolerans durumunun olacağını ve uygulayıcı kurumların bu anlayışa göre hareket edebileceklerini düşünmüştüm. Ancak zaman ilerledikçe kadınlara yönelik şiddetin azalması veya bitmesi gerekirken daha da arttığını gördük. Hatta bununla birlikte, sözleşmenin bazı maddelerinden dolayı uygulama esnasında yeni mağduriyet durumları da ortaya çıkmaya başlamıştı. Bu süreçte bazı gelenek ve göreneklerin etkisiyle yapılan erken evliliklerin veya kimlik yaşı ile gerçek yaş arasındaki kayıt farkından dolayı resmi (kanuni) yaşın altında olan çiftlerin ve onların küçük çocuklarının mağdur duruma düşmesi söz konusu oldu. Buna karşın Sözleşme gereği toplumun değerlerine aykırı, gayrimeşru durumlara müdahale edilemiyor veya bunlara dokunulmazlık zırhı giydiriliyordu. Bu durumlarda toplumun ekseriyetinde tartışmalar yeniden alevlendi. Aile yapısına yönelik tehdidin ciddi seviyelere ulaşması, toplumda özellikle de muhafazakâr ve mütedeyyin kesimlerde bu rahatsızlığın yoğunlaşmasına neden oldu. Ve 2014 yılından beri uygulamada olan Sözleşme, Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile 2021’in Mart ayında feshedildi. Gelinen süreç itibariyle Sözleşmeden çekilmemiz toplumumuzun geleceği açısından hayırlı olmuştur.
          Sözleşme, genel itibariyle kadınların aile ve toplum içinde yaşadıkları sorunlar ve erkek şiddetine maruz kalmalarıyla ilgili konuları kapsıyordu. Avrupa Konseyi tarafından hazırlanan bu Sözleşmenin geriye kalan birçok maddesinde ise, bahsedilen konuların gerçekleşmesi için birbirleriyle koordineli kurul ve komisyonların kurulması, eğitimlerin yapılması, finans sağlanması ve çeşitli hukuki düzenlemelerin yapılmasıyla ilgili konular ele alınıyor. Kadınlara yönelik şiddetin önlenmesi, cinsiyetler arasındaki sorunların çözüme kavuşturulması, cinsiyet eşitliği sağlanması, cinsel tercihlerin teminat altına alınması gibi hususlar Sözleşmenin amaçları arasında yer almaktaydı.

           Tartışmaların başladığı ilk zamanlarda Sözleşmeyi okuduğumda çıkardığım sonuçlar genel itibariyle şöyleydi: Müstemlekeci bir anlayışa dayanan bu Sözleşme buyurgan, emrivaki, üstten bakmacı ve bağnaz bir zihniyetle hazırlanmıştı. Kadına yönelik şiddetin önlenmesi için o ülkenin tüm kutsallarını, değerlerini, geleneklerini, örf ve adetlerini adeta Sözleşme maddelerinden müteşekkil elekten geçirmeyi şart görmekteydi. Özelikle sözleşme maddelerinde sıklıkla geçen “sözde namus” benzeri ifadeler toplumun sahip olduğu değerleri hafife alma hatta yok sayma şeklinde anlaşılabiliyordu. Toplumun değer yargılarını, kutsallarını küçümseyici bir dille ifade etmek, izah edilebilecek veya kabul edilebilecek bir durum olamaz. Bu anlayış şu anlama geliyordu: Sözleşme kapsamında bu alanda verilecek mücadele ile, belirlenen hedefe varmak için tüm kutsal değerler silindir altında ezdirilerek tek kalıba konulacaktı. Çünkü Eurocentiric dediğimiz Avrupa merkezli kültürün kendi dışındaki toplumlara masa başında inşa ettiği bakış açısı böyledir. Zaten dünyanın tam anlamıyla küreselleşmesi için lokomotif görevi üstlenen Avrupa’dan başka ne beklenebilir ki?  

   Avrupa Konseyi tarafından hazırlanan İstanbul Sözleşmesi’nin, Batı Paradigmasının kadın konusundaki ağır hastalıklı bakışının bir meyvesi olduğunu düşünüyorum. Batı kültüründe kadının yeri, rolü ve kimliği tamamen yapay olduğu gibi, vahiy geleneğinin biçimlendirdiği kadını da dejenerasyona uğratarak yarı tanrı yarı insan prototipinde yeni bir kadın imajı oluşturdular. Üretilmiş kadın modeli bir cinsel obje olarak barlarda, sokaklarda veya dipsiz dehlizlerde yaşamını sürdürürken yarı tanrısal kadın ise büyük katedral girişlerinde veya kiliselerde ikonlaştırılarak kendisine tapınmak için gelen giden insanları kutsamakla vazifelendirilmiştir. Batı düşünce tasarrufuyla bir yılın günlerinde çeşitli konularda anmalar ve kutlamalar yapılır. Hepimizin çok iyi bildiği, 8 Mart’ta kutlanan “Dünya Kadınlar Günü” bile, tarihte bir fabrikaya kilitlenip yakılan kadınların yaşadığı trajediye dayanmaktadır.  Kadınlar konusunda bu kadar kötü bir geçmiş, medenî toplumlara ait olamaz. İşte böylesine hastalıklı bir zihniyetten tevarüs eden anlayışın bir yaraya merhem olması beklenemez. Aksine ağır yan etkilerle beraber daha büyük yaralara neden olabilir. Kültür yapısı ve değerler manzumesi birbirlerinden farklı olan toplumların, aynı reçeteyle şifa bulmaları olanaksızdır. Tıp bilimi de insan aklı da bunu kabul edemez.

            Bundan sonra ne yapacağız veya ne yapmalıyız ki, yedi yıllık süreçte kadınlara yönelik şiddeti ve buna bağlı oluşan problemleri, hukuksal ve sosyal mağduriyetleri hızlı bir şekilde çözmüş olalım. Ayrıca, aile yapısında hızlanan aşınmayı ve sürekli kan kaybına uğrayan evlilikleri buna ilave edebiliriz. Şunu da ifade edelim: Kadına yönelik şiddetin sonlandırılması için verilen mücadele, İstanbul Sözleşmesi’nden önce var olduğu gibi sonrasında da devam edecektir. Yani İstanbul Sözleşmesi bu alanda ne ilk ne de son olabilir. Kimi çevrelerin bu Sözleşmeyi olmazsa olmaz olarak kabul etmeleri Sözleşme maddelerini çok iyi tahlil etmelerinden dolayı değildir. Ya da Sözleşmenin uygulandığı dönemde çok iyi sonuçlar alınmasından dolayı da değildir. Kanaatimce bunun nedeni; hepimizi derinden etkileyen ve toplumda infiale neden olan ve sembolleşen kadın cinayetleridir. (Münevver Karabulut, Özgecan Aslan, Emine Bulut vb.) Canice katledilen bu kadınların isimleri duyulduğunda tüm yüreklerde ürperti ve vicdanlarda sızlama hissi duyulacağı muhakkaktır. Haliyle yürürlükten kaldırılan İstanbul Sözleşmesi, bu menfur cinayetlerin tekrar baş göstermesine fırsat verilebileceği kaygısına neden olabilir. Hatta kadınlara yönelik yeni cinayetlerin devam edeceği toplum ekseriyetinde endişe edilmeye devam ediyor. Bu bakımdan henüz kapanmayan yaralardan dolayı oluşan kaygı ve endişenin hafifletilmesi ya da bertaraf edilmesi için resmi makamlarca -vakit kaybetmeksizin -somut ve yeni adımlar atılmalıdır. Hatta bu yeni süreçten sonra şiddete uğrayan kadın vakalarında ve oluşan mağduriyetlerin çözülmesinde öyle bariz farklar ortaya çıkmalıdır ki bu feshetme olayına ikna olamayan kesimler de rahatlamış olsunlar.

          Hak ve hakikatin ortaya konulması açısından Sözleşmenin yürürlükte olduğu süreçte edinilen bir tecrübe varsa mutlaka buradan pay alınmalıdır. Yine Sözleşme içeriğinde veya konularında evrensel ortak değerlerle ilgili kısımların önyargısız olarak elbette alınabileceği hatta bu sözleşme ortadan kalksa bile bunlara riayet edileceği herkes tarafından bilinmelidir. Sözleşmeyle alakalı insani, bilimsel, metodik ve tecrübi ne dersler varsa elbette tefrik edilerek ortaya çıkartılarak faydalanılmalıdır.

       Toplum ve medeniyet olarak kadına verilen değer konusunda yeteri kadar özgüvene sahibiz. Toplumların geleceği ve dünya üzerinde hakiki manada medeniyet inşa etmek için bu önemli bir güçtür. Kanaatimce kendi medeniyet köklerimizde bulanan kudretimiz, bu alanlarda verilecek mücadele için çok önemli bir motivasyon kaynağı olacaktır. Hem kadim medeniyet pratiğimiz hem de inanç değerlerimiz bizlere örneği az bulunan bir paradigma sunmaktadır. Kadim medeniyetimizde kadın, gerçek kimliği ve aidiyet duygusuyla yaşadığı toplumda, eşiyle beraber işbölümü yaparak ailenin sorumluluğunu ve bakımını üstlenerek her zaman mutlu bir tablonun ortaya çıkmasına neden olmuştur. Vakanüvislerin kayıtlarında ve tarihi vesikalarda kadınlarımız sorunlarıyla değil, kahramanlıkları ve fedakârlıklarıyla anlatılmaktadır. İslamiyet öncesi devirde kadın, varlığı ve kimliğiyle yaşadığı toplumda tam anlamıyla insani bir değer görmüyordu. Kız çocuklarının diri diri toprağa gömüldüğü o meşum devirden sonra kadınlar ancak İslamiyet’in gelmesiyle birlikte saadet devrini yaşamaya başlayabilmişlerdir. Mesela inancımızda asla unutulmayacak kadar çok önemli ve canlı vesikalar vardır. Canlı örnekler konusunda detaya girmeden sadece Peygamber efendimizin (s.a.v.) yakınında olan Hz. Hatice, Hz. Ayşe ve Hz. Fatıma isimlerini zikretmek yeterlidir. Çünkü bu güzel isimlerin her birinin aile ve toplum hayatında ayrı ayrı güzel örneklikleri vardır.

Genç yaşta şehit edilen Müellif ve düşünür Ali Şeriati “Fatıma Fatımadır” adlı kitabında kadına bakış konusunu Hz Fatma özelinde şöyle dile getirir:

"Fatıma, Hz. Hatice’nin kızıdır." demek isterdim. Fakat anladım ki, Fatıma o değil.
"Fatıma, Hz. Muhammed (s.a.v.)'in kızıdır." demek isterdim. Fakat anladım ki, Fatıma o değil.
"Fatıma, Hz. Ali'nin eşidir." demek isterdim. Fakat anladım ki, Fatıma o değil.
"Fatıma, Hz. Hasan ve Hüseyin'in annesidir." demek isterdim. Fakat anladım ki, Fatıma o değil.
Hayır! Bütün bunlar doğrudur ve bunların hiçbiri Fatıma değildir:
"Fatıma Fatımadır"

Sanırım düşünürümüzün bu sözleri medeniyetimizin “kadın” algısı hakkında kâfi gelmiştir.

      Bir kadının toplum, tarih, soy, aile, kimlik ve diğer bağlamlardan azade bir şekilde ifade edilmesi ancak bu kadar güzel olurdu. Her kulun yaşam hesabını rabbine tek başına verdiği o büyük sahnede ancak bu şekilde kolaylaşabilir. O gün gerçek kurtuluşa erenler bütün benlikleriyle Allah’a (c.c) dayanan ve O’na teslim olanlar olacaktır.

    Biz inanıyoruz ki dünya yaşam alanımızda birbirlerinin velisi, destekçisi, yardımcısı ve dostu olan kadınlar ve erkekler, hakiki manadaki rabbani sözleşmeye inanarak Allah’a kul olduklarında hür olurlar. Toplumun hakikat ekseninde işleyişi ve insanların kendi aralarında birbirlerinin hak ve hukukuna riayet etmeleri sonucunda - işte o zaman- esenlik yurdu meydana gelecektir.

M. Nasır DEMİR

24/03/2021

Diğer Makaleleri