İhtisas Kurumları
Mutlu Aile

Mutlu Aile

Mutlu Aile Mutlu Çocuk Eğt. Kül. ve Day. Der.

WEB SİTESİNE GİT
Enderun Özgün Eğitimciler Derneği

Enderun Özgün Eğitimciler Derneği

Enderun Özgün Eğitimciler Derneği

WEB SİTESİNE GİT
GİV

GİV

Girişimci İş Adamları Vakfı

WEB SİTESİNE GİT
İnsan Vakfı

İnsan Vakfı

İnsan Eğitimi Kültür ve Yardımlaşma Vakfı

WEB SİTESİNE GİT
M. Nasır DEMİR

Yeryüzüne İniş

“Biz ona iki göz, bir dil, iki dudak vermedik mi? İki apaçık yolu (hayır ve şer yollarını) göstermedik mi?”*

Ucu bucağı hakkında çok az bilgiye sahip olduğumuz Âlem, Allah (c.c) tarafından Hz. Âdem (a.s) için yaşamsal olarak elverişli hale getirilerek onun sorumluluğuna sunulmuştur. İklimsel şartlar, havadaki gaz oranları ve yer kabuğu belli bir tekamüliyet çerçevesinde uygun hale gelmesi bu sunumun sadece bir bölümü olarak ifade edilebilir. Bunların yanı sıra Âdem’e yaşamsal olarak ihtiyaç duyacağı nesne ve objelerin isimleriyle birlikte eşyanın mahiyeti /hakikati hakkında da Allah tarafından bilgi sunulmuştur. [1] Yeryüzünü mesken edinen Hz. Âdem, tıpkı cennette olduğu gibi merakı, arayışı ve diğer duygusal isteklerine ulaşma çabası hiç bitmemiştir. Bu merak ve kaygı Hz. Âdem’in ruhuyla beraber bedenini de âdete bir gölge gibi takip etmiştir. Hz. Âdem’den âdemlere kalan mirastır bu. Artık âlem âdemlerle dolup taşmıştır.

Eşrefi mahlûkat [2] olarak yaratılan âdemoğlu tarihsel yaşam serüveninin bütün dönemlerinde imtihan gereği varlık ve yoklukla sınanan bir hayat yaşamıştır. Bu sınanma durumu gerek bireysel manada gerekse toplumsal manada dönemsel ve döngüsel olarak tarih boyunca hep var ola gelmiştir.[3] Hz Âdem’le başlayan insanlık serüveni, tarih boyunca âdemler tarafından da aynı şekilde hep sürdürüle gelmiştir. Âdemin çabalama eylemi ve arzulama duygusu -fıtraten- sünnetullah gereği âdemler için hiç bitmeyecektir. Bitmeyen istekler ve sonu gelmeyen arzularımız…

Ademoğlunun bir emanetçi misyon şartıyla sahip olduğu yöneticilik/halifelik/sorumluluk vasfı dağların taşıdığı ağırlıktan da daha ötesi bir ağır mana taşımaktadır. [4] insanın bu emaneti yüklemesi konusunda külli iradenin şemsiyesi altında mantıklı bir tercih yerine; duygusal bir tercihe dayandığını söyleyebiliriz. Kalu bela da insanın eylemsel bir formda (şahitliğinde) ortaya çıkan duygusal tercihi konuşmayan ve suskun kalan bir pozisyonla emaneti kabul etmeyi onaylanmıştır. Ruhlar âlemindeki sahnede emaneti yükleyen insana bozgunculuk yapmasından ve kan dökecek olmasından dolayı meleklerin hissettikleri endişe; Allah tarafından hikmetli bir uyarıyla noktalanmaktadır. ”…Ben sizin bilmediklerinizi de bilirim.” [5]

Yeryüzüne yerleşip orada muayyen bir zamana kadar yaşayacak olan insanoğlunun her ferdi kendi döneminin -zaman kesitinin- mesulü ve emanetçisidir. Yaşam döngüsü tıpkı bir bayrak yarışı gibi elden ele değişerek ve yenilenerek yoluna devam edecektir. Ta ki fani hayatın son bulacağı büyük kıyamete kadar… Allah Teâlâ buyuruyor ki: “Birbirinizin düşmanı olarak inin (oradan). Size yeryüzünde belli bir mühlete kadar yerleşme ve yararlanma vardır.” [6]

Bu hayat döngüsünde kaosla düzen, doğumla ölüm, üretimle tüketim, inşayla yıkım hep sürüp gidecektir. Kimi insan ve toplumlar inşaa ederken kimileri de yıkmak için çabalayacaktır. Kimileri üretirken kimileri de sadece tüketecektir. Kimileri de tufeyli bir hayat yaşayacaktır.

Dünya sahnesinde insanoğlu için ezelden ebede kadar iki tercihli yol vardır: Kemal ve zeval, iyi ve kötü, hak ve batıl. Üstat Necip Fazıl Sakarya türküsü adlı şiirinde çok sarih bir ifadeyle bu durumu şöyle belirtir; " Oluklar çift; birinden nur akar; birinden kir."

Âdemin Âleme ayak basması kendi iradesiyle sınanma sahnesidir. Âdemler olarak bizler, bu çöl sahnesinde izzet ve kerem sahibi yaratıcımız Âlemlerin rabbi olan Allah'ın gönderdiği rehberler eşliğinde şuurlu bir yaşam idrak edebilecek miyiz?

ŞUURLU BİR YAŞAMIN İNŞAASI
Geçici bir ömürle yeryüzünde kalıcı ve sürekli izler bırakmak her ferdin ve toplumun yaşamsal bir ülküsüdür. Ancak kimi ferd ve toplumlar insanlık adına olumlu izler bırakırken kimileri de menfi izler bırakmıştır. İnsanoğlu, halifesi olduğu yeryüzünün imarı ve inşaası konusunda ihya etmek ile bozgunculuk yapmak arasında hep gidip gelmiştir. Rahman ve Rahim olan Allah tarafından insanoğluna lütfedilen yaşam ne yazikki bazı aktörler tarafından tragedyaya dönüştürülmüştür. Günümüzden geçmişe bakarken çıkardığımız en çarpıcı ders budur. Kendi mefkuresini akıl ve vicdandan yoksun bir şekilde sahih bir ilahi kaynağa dayandırmayan birey ve toplumlar egolarına yenik düşmüş ve insanlığa yarar yerine zarar getirmişlerdir.

Yaratılış amacı doğrultusunda fıtrata uygun olarak hakikate yönelmiş bir yaşam, insan için en büyük özlemdir. En başta peygamberlerin ve sonradan onları izleyenlerin[7] yürüyüşleri bu vuslata kavuşma mücadelesidir. Her gün beş vakit namazda "ihdinâs sırâtel mustakîm" ikrarımız, yürüyüşünü aşkla yapanların nidasıdır. Bu yürüyüş inançla, aşkla, sevgiyle, bağlılıkla, teslimiyetle, bilgiyle ve en önemlisi de şuurla yapılandır.

Hayatın gerçek anlamını kavramak ve olması gerektiği gibi bir yaşam sergilemek için niyetimizin ve tercihimizin mutlaka şuurla (bilinçle) buluşması gerekir. Aksi takdirde ruh ve manadan yoksun, istikamet bilinci olmayan ve bütün yolları meşru sayan bir yürüyüş bizleri uçuruma götürür. Şuurlu bir âdem, âlemdeki yaşam yürüyüşünü en güzel, en anlamlı ve en mükemmel şekilde sürdürecektir. Böyle şuurlu bir yürüyüş kir yerine nura, batıl yerine hakikate, kötü yerine iyiye, çirkin yerine güzele ve fani olan yerine baki olana yönlendirecektir. İnsanın hayat yolculuğu gerçek manada kendisini ve eşyayı idrak edebilmişse hayatı da şuurlu hale gelebilir. Eşyayı ve varlığın hakikatini bütün boyutlarıyla idrak ederek şuurlanmış  insan; aklı selim, kalbi selim, zevki selim ve bunların sonucunda inşa edilen selim yaşantısıyla kemalat derecesine ulaşır. Oradan da gerçek özgürlüğe pervaz eder.

Hayatın madde ve mana yönünü idrak etmek ve şuurlu bir yaşamın kapısını aralamaya vesile olacak temel sütun niteliğinde birkaç önemli hususun altını çizmemiz gerekiyor.

VARLIK ŞUURU:
Kendi iradesi dışında yeryüzüne gönderilen insana, sadece bu dünyada kullanması için bir irade verilmiştir. İradesini kullanan bu varlığa,  yaşamını yaratılış gayesine uygun şekilde anlamlandırabilmesi için, izan; duygularını iyi olana sevk edebilmesi için, vicdan;  yaşadığı hayatla ilgili bilgisini geliştirebilmesi için, akıl; ve yaşantısını düzgün sergileyebilmesi için, mizan verilmiştir. İşte bu varlığı diğer varlıklardan ayırıp onu “halife” ve “insan” yapan hasletler bunlardır. Şuur dediğimiz olgu ise insan denen varlığın mezkûr hususlara (izan, vicdan, akıl, mizan) itibar etmesi, değer vermesi, onları aktif olarak kullanması ve tercihini onlardan yana kullanmasıyla ancak mümkün olmaktadır. Aksi takdirde bu hasletlerin yerini hayvanlarda içgüdü, insanlarda ise nefsin istediği şekilde hareket etmesini sağlayan heva ve heves alır. Bu donanımlara ve sıfatlara başvurmayan veya onları yerli yerinde kullanmayan bir insanın ruzi mahşerde hayvanlardan daha aşağılık bir dereceye (Belhüm Aadal) kadar düşebileceğini Kerim Kitabımız anlatmakta ve hepimizi bu konuda önceden ikaz etmektedir. [8] İradesini, vicdanını ve akli melekelerini bir tarafa bırakarak nefsine uyan insanları Peygamber efendimiz (s.a.v) onları dalalete (sapkınlığa) düşme konusunda ikaz etmektedir. “Sizin hakkınızda en çok korktuğum şeylerden biri, mîdeleriniz ve iffetleriniz hususunda sizi azgınlığa sürükleyen şiddetli arzular, diğeri de hevâ ve hevesinizin sizi dalâlete düşürmesidir.” [9]

Yaşadığımız hayatta insanların çoğu bu özelliklerinin farkına varmadan yaşantılarında heva ve hevesleriyle şuursuzca bir ömür tüketmektedirler. Aslında bu şekilde menfi bir hayat yaşayanların metamorfoza (başkalaşım) uğrayarak insan olmanın dışında zihnen başka bir varlığa dönüştüklerini iddia edebiliriz. Böyle bir durumda bedende ve biçimde değişiklik/başkalaşım olmanın dışında zihnin farklı bir gücün etkisi altına girmesiyle sonuçlanıyor. Aslında insanın düşmanı olan heva ve heves o kişinin yeni efendisi olmuştur. Bu durum “Mankurt Efsanesinde”[10] geçtiği şekliyle, düşman kabilesinden genç savaşçılar yakalanarak işkence yöntemleriyle zihinleri silinir/sıfırlanır/boşaltılır. Daha sonra esir edilmiş genç savaşçının zihninde geçmişte olan bilgiler ve anıları yerine düşman kabilenin duyguları ve düşünceleri (hayat ve kültür kodları işletilerek/belletiliyor. Bu zihin boşaltılmasından sonra ortaya çıkan insan, artık apayrı bir karaktere bürünmüştür. Adeta bir bilgisayar gibi yeniden formatlanmış bu zihne göre eski dostlar; düşman, eski düşmanlar da dost olmuştur. Genç savaşçı, gerçek hayatından, ailesinden ve toplumundan fersah fersah uzaklaşır ve eski düşmanlarının kontrolüne girecektir. O bundan sonra, baş düşmanı olan yeni efendisinin buyruklarıyla hareket edecektir.

Aslında bu hikâyeden çıkarılacak en çarpıcı mana şudur: Zihnen değişerek yaratılış gayesinden uzaklaşmış ve şuursuz bir varlık haline gelmiş bir insanın hayat kodları da tamamen değişir. Bunun sonucunda heva ve hevesini ilah edinmiş mankurtlaşan bir yaratıkla karşılaşıyoruz. Tıpkı kendi nefsinin esiri haline gelerek onun elinde farklı bir varlık haline gelen kişinin durumu gibi. Mankurt efsanesindeki köleleştirilen kişinin zihin ve bellek değişimi acı ve işkenceyle olmasına rağmen, Heva ve hevesinin kölesi haline gelen kişinin ise acısız ve zevkle olmaktadır.

Nereden gelip nereye gittiğini ve yaratılış gayesini bilen bir insan, gerçek anlamda insan ve halife sıfatlarını hak eder. Küçük bir âlem (mikro âlem) olan insan, hem kendini hem de büyük âlemi (makro âlem) sahip olduğu meleke ve donanımlarla hakiki manada anlayabilir ve kavrayabilir. Zaten kendini ve alemi gerçek anlamda anlayabilenler ancak hakiki ve ideal bir yaşantıyı sergileyebilirler.

Kadim geleneğimizde "kendini bilen, Rabbini bilir." Özdeyişi ontolojik alanda bize yol gösterici bir anlayış içerir. Bu manada varlığın mücerretlikten uzak, kendisini var eden yaratıcısıyla mündemiç düşünmesi isabetli bir yaklaşımdır. Allah (c.c) yaratıklarına da kendinden özellikler bahşetmiştir. “Biz Ademe ruhumuzdan üfledik.” [11] Esma-ül Hüsna ve Rabbimizin sıfatları bizleri böyle bir anlamla buluşturur.

İlahi bir kaynaktan beslenen hakiki varlık telakkimiz ne yazık ki günümüz pozitivist/materyalist anlayışın altında ezilmektedir. İnsan bedenini çeşitli anatomik sistemlerle birlikte sadece et ve kandan ibaret gören bu materyalist anlayış, varlık konusunda hakiki bir telakkinin önünde büyük bir barikat olarak durmaktadır. Çünkü bu düşünce emprik bilgiyi dogma haline getirerek madde ve duyumlar ötesini yok saymaktadır. Oysaki gözün gördüğü duvarın ötesinde ve arkasında da bir hayat vardır. Yine kadim geleneğimizde varlık algımızla ilgili bakışımızı anlatan hakiki ve daha kuşatıcı bir ifade şöyle geçmektedir: “göz bakar gönül görür.” Gözle gönlün beraber olduğu bir tasavvur tek boyutlu ve tek renkten uzak; derin ufuklu ve faziletli bir hayata ve bunların sonucunda da hakikat medeniyetine ulaştırır.

Bir asırdan beridir varlıkla ilgili tek boyutlu, materyalist kuram ve teoriler hakikatmiş gibi eğitim sistemi aracılığıyla topluma enjekte edilmektedir. Nakıs kuram ve teoriler bu süreçte diğer alanlarda olduğu gibi varlık tasavvuru konusunda da zecri ve dayatmacı bir yol izlenerek toplumun zihnine zerk edildi. Kendi medeniyetimize ait ilim ve irfan penceresinden neşet ederek daha kuşatıcı olan varlık tasavvurumuz tamamen görmezlikten gelinmiştir. Hakeza ortaya çıktıkları döneme damga vuran geçmiş dönem eğitim müesseselerinin kaynak eserlerine ve meşhur âlimlerine hiç değinilmemesi büyük bir garabettir.

Batının, insanı tek boyutlu olarak tanımlayan filozof, teorisyen, entelektüel, kuramcı ve bilim adamlarına karşın, kendi medeniyetimizde epistemik olarak daha şümullü tanımlar getiren alimlerimiz vardır. [12] Son dönemlerde batı sermayedarların dünyaya empoze ettiği popüler yazarlardan Yuval Noah Harari’nin kitapları da aynı şekide tek boyutlu olmaktan sıyrılamamıştır. [13] Batının bu alanda vardığı ve varabileceği nokta; insanı yarı tanrı, tanrının oğlu, tanrı veya düşünen hayvan olarak görmesidir.

ZAMAN ŞUURU:
Yaratılan her şey için tayin edilmiş, sınırları belirlenmiş, muayyen bir zaman dilimi vardır. Haliyle Âlemlerin rabbi tarafından yaratılmış olan her şeye bir ömür ve ecel verilmiştir. [14] Bu bakımdan insanoğlunun ömrü adeta bir kum saati gibi sürekli akmakta ve bir gün tamamen tükenerek son bulacaktır. Diğer bir örnekle; Ömür dediğimiz zaman dilimi, güneş karşısında büyük bir buz kütlesinin hiç durmaksızın sürekli erimesine benzer. Bu kütlenin güneşten korunması için ne üstü kapanabilir ne de başka tedbirler alınabilir. İnsanoğlunun bu konudaki çabası sınırlıdır. Allah’ın hükmünden başka bir şey mümkün değildir. Rabbimizin Kerim Kitabında zaman mefhumu üzerine yemin etmiş olması bizim bu mefhuma daha da dikkat celb etmemizi gerektiriyor.

Peygamber efendimizin hadisi şeriflerinde “iki günü eşit olan, ziyandadır.” şeklindeki uyarısı zamanımızı en ideal şekilde kullanmak için zirve sözdür. Hakeza kıyamet gününde “zamanımızı nerede harcadığımızla ilgili hesaba çekileceğimizi” anlatan hadisleri de hatırlamakta fayda vardır. Dünya ve ahiretle ilgili ne kadar başarı, kazanım ve mükâfat varsa bunlara ancak zamanını şuurlu bir şekilde kullanarak ulaşılabilir. Yaşanılan bütün pişmanlıklar ve zarar ziyanlar ise zamanın kötü kullanılması sonucunda meydana gelmektedir.

İslam medeniyetinde geçmiş dönem âlimleri, zamanlarını nasıl kullandıkları ve hayatlarını nasıl geçirdikleri konusunda çok çarpıcı örnekler vardır.  İbni Akil’in zaman kazanmak için ekmeğini fazla çiğnemekle vakit israf olmasın diye ıslatarak yemesi, Fahreddin er Razi’nin yemek için harcadığı vakitleri kısa tutması, İmam Ebu Yusuf’un ölüm döşeğinde dahi fıkhi bir meseleyi müzakere etmesi, başka bir âlimin de binek üzerinde kitap yazması ve hemen hepsinin de daha çok ilim edinmek için daha az uykuyla yetinmeleri benzeri birçok örnekler vardır. [15]

Bize emanet edilen hayatı ve yaşadığımız çağı en güzel hale getirmek için ancak zamanı şuurlu bir şekilde kullanmakla mümkün olabilir. Zaman tüneli içinde sonraki nesillere, dönemlere ve çağalara miras bırakılan çok şeyler vardır. Önemli olan bu tünelin içinde şuurlu bir insandan beklendiği gibi erdemi, barışı, iyiliği ve bunlara bağlı olarak hak ve hakikatleri de sonraki çağlara taşıyabilmektir. Ancak bu şekilde olduğu takdirde herkesin hüsranda olduğu zaman tünelini, nereden geldiğini ve nereye gittiğini idrak etmiş, şuurlu,  iman ve takvayla kuşanmış insan halkalarının geçiş yaptığı tünel olacaktır.

TARİH ŞUURU:
Geçmişte meydana gelen olaylarda yer,  zaman, kişi ve sebep sonuç ilişkilerini çeşitli yöntem ve araçlarla sonraki devirlere aktarılmasına tarih disiplini diyoruz. Tarih disiplininin analitik bir nitelik kazanması ve daha sistematik bir boyuta ulaşması yazının bulunmasıyla gerçekleşmiştir. Bu durum, tarihi olaylarla ilgili rivayetlerin ve rivayetçilerin çoğalmasıyla birlikte yazılı kaynakların farklılık göstermesine neden olmuştur. Bu nedene bağlı olarak tarih aktarımının önünde yeni ve karmaşık sorunlar da çıkmıştır. Mesela tarihte önemli bir yere sahip olan Haçlı seferleriyle ilgili her cenahın kendi açısından olayları değerlendirmesi ve anlatmasından dolayı farklı rivayetlerin/anlatıların olduğunu okuyoruz. Bu örneğe bağlı olarak bazen de cenahlardan biri için sonuç her ne kadar yenilgiyle sonuçlandıysa da vakanın içindeki küçük bir başarı efsaneleştirilerek anlatılabilmektedir. Çünkü reel bir olay üzerine herkes kendine göre bir çıkarımda bulunabilmektedir. Haliyle yenilgiyle sonuçlanan bir savaştan çıkarılacak pozitif mesajla sonrakilerin motive edilmeleri amaçlanabilmektedir. 
Aslında tarih ilmine sübjektif/nesnel yaklaşımlar, genel anlamda tarihin objektif yönünü kamufle etmektedir. Bu durumun nedeni, belki de o dönemin muktedirlerinin işine geldiği için sübjektifliği, kamuflaj kisvesi olarak kullanabilmektedirler.

Tarihe hangi açıdan bakılırsa bakılsın en elzem olan ise tarihten hakiki manada insani bir sonuç ortaya çıkartmaktır. Haliyle şuurlu ve ideal bir bakış ancak buradan neşet eder.

Tarihi olayların anlatıldığı İlahi kaynaklar, efsaneler veya diğer beşeri kaynaklar bu anlamda daha insani ve daha hakiki bir gelecek hazırlamamız konusunda çok yardımcı olacaktırlar. İnsanlık namına hakiki bir gelecek inşa etmenin yolu, geçmiş üzerine inşaa edilecek binanın  sağlam bir temel üzerine kurulmasıyla mümkün olabilir. Tarih şuuruna ulaşmak için, objektif tarihe, tarih felsefesine ve içinde yaşanılan toplumun reel tarihine doğru bir projeksiyon yöneltmekle mümkün olabilir. Bu meziyetin edinilmesi hem idealite hem de şuurlu tarih algısı açısından çok önemlidir. 

Dünya ölçeğinde müştereken kabul edilen kurgucu tarih, mevcut hâkim gücün tasavvuruyla yoğrularak şekil alır. Tarihin herhangi bir devrindeki bu muktedir anlayışlar, tarihle ilgili nesnel bakışlarını reel sebeplerle dünyaya dayatmaktadırlar. Bu bakımdan içinde yaşadığımız küredeki her toplumun tarih anlayışının nesnel ve spesifik bir niteliğe bölünmeyi zorunlu kılıyor.

Her toplum, kendi geleneği, ideolojisi, sistemi, hedefleri ve değer yargıları doğrultusunda ihtiyaç duyacağı şekilde bir tarih anlayışı benimser. Aynı toplumların farklı dönemler için farklı bir bakış açısı edinebildiğini de görebiliyoruz. Örneğin cihan şümul bir anlayışa sahip olan Osmanlı imparatorluğu ile Ulus Devlet anlayışını benimseyen Cumhuriyet Türkiyesi arasında çok büyük ayırımlar  ortaya çıkıyor. Bu durumun nedeni, iki dönemin coğrafi sınırlarının oransal farklılıklarının ötesinde bir zihniyet ve tasavvur meselesiyle ilgili olmasıdır. İçinde yaşadığımız toplum olması hasebiyle bu örneği biraz daha analitik incelemeye alabiliriz. İmparatorluk sonrası dönemde, geçmiş dönemin bütün reflekslerinden ve tarihi iddialarından vazgeçen bir toplum paradigması inşaa edildi. Yeni dönemde inşaacı kurucular ve değerler, yasalarla mazbut hale getirilirken geçmiş döneme ait ne varsa zihinlerde oryantalist bir bakışla işlendi. Yeni paradigmaya göre tarihe bakış gerçeklikten uzak ya efsanevi ve hamasi ya da tamamen çarpıtılarak ortaya konuldu. Merhum Cemil Meriç bu dönem için sarf ettiği şu cümlesi her şeyi daha iyi anlatmaktadır. "Haçlıların en büyük zaferi tarih kitaplarımızdır." Yerli bakıştan fersah fersah uzak olan bir yabancı zihin üzerine inşa edilen bu anlayıştan dolayı geçmiş dönem başarılar ruhsuz ve cansız olarak aksettirildi. Bir toplumun tarihini, zihnini ve gücünü kesintisiz bir şekilde en anlamlı haliyle sonraki devirlere sembol yapılarla aktarılabilir. Bu açıdan toplumlar, dini inançlarını mabetler; siyasi ve idari yönlerini ise saraylar sayesinde devam ettirirler.

Genel itibariyle bütün kültürlerin ve dünya ülkelerinin bu mantıkla sembol değeri olan yapılarını çok iyi koruduklarını görüyoruz. Özellikle de batı ülkeleri kendi tarihsel çizgilerini ve hafızalarını kesintisiz olarak devam ettirdikleri için bu yapılarını hep korudukları gibi aktif olarak kulanmışlar. İngiltere, Almanya, Hollanda ve Rusya benzeri ülkeler, sembol niteliği olan saraylarını her dönemde kulanmışlar. Hiç bir sistem değişikliğinde bile saraylarını yönetim merkezi olmaktan çıkartmamışlar. Çünkü mezkûr ülkeler sembol yapılarının büyük bir değeri, hafıza özelliği ve gücünün olduğunun şuurundalar. Ancak bizim toplum ise batıdaki ülkelerin ve diğer dünya ülkelerinin aksine kendi saraylarına ve mabetlerine kilit vurmuştur. Ya da müze olarak kullanılmıştır. 

Tarihi bir şuura sahip olmak için öncelikle kendi toplumumuzun diğer toplumlarla bu alanlarda mukayese edilmesi her şeyi bize anlatmaktadır. Bu bakımdan hem tarihsel bilgiye yaklaşım konusunda şuur elde etmek; hem de kendi toplumumuz için daha yerli bakışla şuur elde etmek için üzerinde durduğumuz konular ve örnekler yeteri kadar izahat vermektedir. Bu bakımdan tarih şuuruna sahip olduğumuzun en büyük göstergesi, kendi toplumumuzu, kendi zihin kodlarımızla yeniden inşaa etmemizdir. “Ne kendimiz kalabildik ne de başkası olabildik.” [16] Şeklindeki bir tespit geçmiş dönemimizle ilgili temel bir eleştiri ve yeni inşa dönemi için de ışık sunmaktadır. Kendisi olmayı başarmış, hakiki ve yerli tarih şuurunu elde etmiş toplumlar model olarak evrensel bir çizgiye de daha rahat evirilebilir. Kendi ayakları üzerinde duramayan bir toplumun dağılması ve kaybolması kaçınılmazdır. Toplum olarak yeniden tarih yapmaya yönelik yerli ve hakiki bir inşaa hamlemizin olması yeniden tarih şuurunu yakaladığımızın en büyük işaretidir.

“Dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin.”**

[1] Bakara Suresi:31
[2] İsra Suresi:70
[3] Ali İmran Suresi: 140
[4] Ahzab Suresi: 72
[5] Bakara Suresi:30
[6] Bakara Suresi:36
[7] Nisa suresi: 69
[8] A’raf suresi :179
[9] Hadisi şerif
[10] Gün Olur Asra Bedel (Cengiz Aytmatov)
[11]Hicr suresi:29
[12] El- Kindi, El- Farabi, Fahreddin er-Raz, Şehabeddin Sühreverdî, İbn Sînâ, Nasireddin Tusî, Kutbüddîn Şîrâzî, Gıyaseddin Mansur Deştekî, İbn Turka ve Celaleddin Devvanî gibi bu konuda belli başlı alimlerin isimleri sayılabilir.
[13] “ Hayvanlardan Tanrılara Sapiens,  Homo Deus” (Yuval Noah Harari)
[14] Yunus Suresi:49
[15] Zamanın Kıymeti(Abdulfettah Ebu Gudde)
[16] Akıl ve Erdem (İbrahim Kalın)

*Beled suresi:10. Ayet

** Kehf Suresi 29. Ayet

Diğer Makaleleri