İhtisas Kurumları
Mutlu Aile

Mutlu Aile

Mutlu Aile Mutlu Çocuk Eğt. Kül. ve Day. Der.

WEB SİTESİNE GİT
Enderun Özgün Eğitimciler Derneği

Enderun Özgün Eğitimciler Derneği

Enderun Özgün Eğitimciler Derneği

WEB SİTESİNE GİT
GİV

GİV

Girişimci İş Adamları Vakfı

WEB SİTESİNE GİT
İnsan Vakfı

İnsan Vakfı

İnsan Eğitimi Kültür ve Yardımlaşma Vakfı

WEB SİTESİNE GİT
M. Nasır DEMİR

Koronalı günlerde istikamet sahibi olmak.

" İçlerinden bir topluluk: «Allah'ın helâk edeceği yahut şiddetli bir şekilde azap edeceği bir kavme ne diye öğüt veriyorsunuz?» dedi. (Öğüt verenler) dediler ki: Rabbinize mazeret beyan edelim diye bir de sakınırlar ümidiyle (öğüt veriyoruz). " (A’raf Süresi 164)

 

Müslüman bir şahıs, bireysel ve toplumsal yükümlülüklerini Allah’ın istediği istikamette tüm zamanlarda yerine getirendir. İstikamet, hak ve hakikatin bireysel ve toplumsal bazda hayatın tüm alanlarında yaşamsal bir değere dönüşmesi için adanmışlık, fedakârlık ve mücadele ekseninde devam eden yürüyüştür. Daha genel ifadeyle, insana emanet edilen hayatın/ömrün en düzgün, en doğru ve en dengeli şekilde sürdürme iradesi ve mücadelesidir. Toplumsal düzlemde Hazreti Âdem (a.s.) ile başlayan bu diriltici yürüyüş tüm zamanlarda kesintisiz bir şekilde devam ederek kıyamete kadar sürecektir. İstikamet, bireysel manada sadece bir dönemden ya da noktadan ibaret olmayan, ömrün son demine kadar devam eden bir süreçtir. Bu mücadelenin anlamı, aşkın ve ideal bir bakışla hayatın yaşamsal değerinin “Allah’ın dinine uygun hale getirme” geleneğin diriltici pratiğidir. Rabbani istikametin yeryüzü hedefi, kesintisiz bir yürüyüşle hakikat medeniyeti havuzuyla buluşma arzusudur. Bu yürüyüş buhranlı ve normal zamanlarda kedine mahsus şartlarda adeta bir çağlayan veya nehir gibi -tarih boyunca- devam ede gelmiştir. Rabbani yürüyüş geleneği, tarih boyunca çok çeşitli sınavlarla karşılaşmasına rağmen hiçbir zaman istikametini bozmamış, ondan asla ayrılmamıştır.

Hayatın sıradan ve dingin olduğu zamanlarda miskinlik, uyuşukluk, yorgunluk, rehavet ve tembellik; buhranlı zamanlarda ise şaşkınlık, panik, çaresizlik, savrulmuşluk ve başıboşluk benzeri durumlar bu sınavda karşılaşılan badirelerdir. [1] Badireler, negatif yönelimlerle birlikte sapkınlıklara kadar varabilen bir potansiyeli içinde barındırabilirler.

Bir de sıradan/dingin devam eden hayatın bazen çok sert dalgalarla karşılaşması soncunda olağanüstü süreçlerin yaşanılmasına sebep olmuştur. Tarih tüneli içinde büyük musibetler, felaketler, salgın hastalıklar benzeri olağanüstü olaylar toplumların başına gelmiştir. Gelişen bu olağanüstü süreçlerle birlikte toplumların büyük buhranlar yaşamalarına neden olmuştur. Buhranlı dönemlerde toplumsal ağlarda meydana gelen değişimlerden dolayı (psikolojik, sosyal, ekonomik, siyasi) zihni kırılmalar ve yeni yönelimler olacaktır. Olağanüstü durumlar, insanların zihnini adeta bir mikser (çırpıcı) gibi karıştırarak onlara “her şeyi yeniden sorgulama” imkanı sunar. Değişim ve dönüşümlerin çok hızlı olduğu bu dönemlerde öncelikle sağlam durabilmek daha sonra da diriltici misyona devam edebilmek çok önemlidir.

Bu süreçlerde daha önemli başka bir durum ise olup bitenleri hikmetle ve alansal bilgilerle (fen, tıp, psikoloji, mikrobiyoloji v.b) okuyabilmektir. Çünkü duyguların düşüncelere; düşüncelerin davranışlara etki ettiğini; hayatımızı şekillendiren faktörlerin de bunlar olduğunu hatırlamış olalım. Başa gelen olaylardan sonra hayatımıza çeki düzen vermek ve kısa zamanda toparlanabilmek istikametimiz açısından en önemli meseledir. Bu manada yaşadığımız olağanüstü günler hakkında genel bir okuma perspektifine sahip olunmalıdır. Vaki olan olağanüstü olayları sadece görünen yüzleriyle okuyup olayların arka planını ekarte etmek eksik bir okumadır. Yine olayların görünen somut yönlerini bırakarak sadece arka planı üzerinde durmak ta eksik okumayı beraberinde getirir. Genel itibariyle yaşanan olaylar karşısında sağlıklı okumalar yapıldığı takdirde gelecek nesillere ve çağalara daha sağlıklı bir zihin bırakmış oluruz. Hayatı yeniden şekillendirecek bu okuma biçimleri bir infirak olarak statükoyla mı yoksa diriltici bir rol üstlenerek mi yola devam edeceğimizin göstergesi olacaktır. Her dönemde olduğu gibi yaşadığımız dönemde de hak ve hakikat çizgisinde diriltici misyonumuzu ilânihaye sürdürmek için -her şart ve koşulda- hayatı Rabbimizin adıyla okuma geleneğimizi devam ettireceğiz.          

 

TESADÜF MUSİBETİNDEN TEVAFUK MUSİBETİNE

                                                                                                                              

“Gerçek, rabbinden gelendir. Öyle ise kuşkulananlardan olma.” (Al-i İmran Süresi 60)

 

Anlatmak istediğimi hemen ifade edeyim: Korona virüs salgını, insanlığın başına gelen büyük bir MUSİBETTİR. Virüs, ister doğal ortamda evrimleşerek gelişmiş olsun, ister biyolojik savaş aracı olarak laboratuar ortamında üretilmiş olsun, bu salgının musibet olma hakikatini değiştirmez. Salgının kaynağı iddia edildiği gibi yarasa veya benzeri bir hayvan olabileceği gibi insanlığa zarar vermek isteyen kötü zihniyetli bir insan (şirket, grup) çalışmasıyla da olabilir. Sonuç itibariyle dünya olarak iki seçenekten birinin etkisine maruz kalmış durumdayız. Artık, insanlık ailesi olarak büyük bir sınavla karşı karşıya gelmiş bulunuyoruz.

Hayatımızda -herhangi bir şekilde farkında olduğumuz- olup biten her şeyin imtihan olduğunu belirtikten sonra musibet kavramının anlamına bakabiliriz. Musibet: Beklenmedik bir zamanda gelen kötülük, sıkıntı veren durum anlamlarına gelmektedir. [2]  Hayatımıza ansızın girip, büyük bir etkiyle köklü değişimlere (ekonomik, sosyal, kültürel) sebep olan istenilmeyen olaylar şeklinde düşünebiliriz. Gelenekçi zihni arka planı olan kurulu sistemler/yaşamlar ve bireyler açısından bu yeni durum “uğursuzluk” olarak nitelendirilir. "Hiçbir şeyin tesadüf eseri olamayacağı" değişmez hakikat inancıyla, sebepler dairesinde elbette yaşadığımız her büyük musibetin bir sebebi/karşılığı vardır. Haliyle tesadüfe değil tevafuka inananlardan olduğumuz için bütün olmuş ve bitmiş olaylara bu muvacehaneden bakıyoruz. Bundan dolayıdır ki "yaprağın düşüşünü" bile sebepsiz olarak göremeyiz. [3]

"Çünkü ne yaradılışta ne de dünyanın çekilip çevrilişinde kör bir tesadüf yoktur. Biz kendi cehaletimizi mutlaklaştırdığımız zaman kâinata olan biteni tesadüfe bağlama cüreti gösteririz. Oysa yalnızca olması gereken olmaktadır."[4] İnsan gücünü aşan beynelmilel durumları tesadüf olarak görmek, kendi acziyetimizle yüzleşmemek anlamına gelir. Çünkü tesadüfün karşılığı boş bir zihin ve anlamsız bir hayattır. Tevafukun karşılığı ise dolu bir zihin ve anlamlı yükümlülüklerin olduğu bir hayattır.

 Ansızın ortaya çıkan bu durumla birlikte yaşanılan sosyo-psikolojik sarsıntılar neticesinde insanların zihninde yeni duyguların oluşmasına sebebiyet verecektir. Hakikate doğru bir yönelişin ve çok ciddi sorgulamaların olacağı bu sarsıntılı dönemde tersin düz; düzün de ters olduğu bir süreç olarak okuyabiliriz. Bu anlamda büyük aksiyondan sonra meydana gelen reaksiyonun oranı da muhakkak büyük olacaktır. Bilimsel dille buna etki -tepki de diyebiliriz. Köklü değişimlerin olacağı bu süreçte asıl olan ise; maruz kalınan olaydan hikmetli mesajlar çıkartarak bireysel ve toplumsal olarak hakiki bir istikamete doğru yönelebilmektir. Bundan sonra yapılması gereken ise, yaşamın hak ve hakikate (fıtrat) göre yeniden inşa edilmesidir.  Hâlbuki oto kontrollü ve sahici bir bakışla başa gelen olaylar değerlendirilmiş olsa daha sağlıklı sonuçlara ulaşılabilir. Bu sonuçlar bireysel ve toplumsal bazda dünyamız için fayda getireceği gibi ahretimiz için de fayda getirecektir. O halde diriltici misyonumuzla olayları yeniden okumaya başlamalıyız.  “Ey iman edenler iman ediniz [5] ayetiyle bilinçli tevekkül, pazarlıksız teslimiyet, fiili dua, devrimci duruş, hasbi ünsiyet, rabbani birlik, hakiki bilgi ve besmeleli bir başlangıçla imtihan yoluna yeniden umutla koyulacağız.

 

KUR’AN’DA, EVVELDEKİ MUSİBETLER

 

“De ki: Yeryüzünde gezip dolaşın da öncekilerin akıbeti nice oldu bir bakın. Onların çoğu şirke sapmış kimselerdir.”(Rum Süresi 42)

 

Musibet kavramı üzerinden insanlık tarihine baktığımızda; geçmişteki toplumların birçok defa afet, helâk benzeri yok oluş olaylarıyla imtihan olduklarını görebiliyoruz. Bu tür olayların realitesiyle ilgili olarak arkeolojik bulgulardan ve tarih biliminden çok şeyler öğrendiğimiz gibi vahiy kitapları hikâyeci bir anlatımla bizlere çok önemli bilgiler aktarmaktadırlar. Mezkûr bilimler bu tür olayların meydana geliş sebepleriyle alakalı olarak pek bilgi sunmazlar. Ancak bu konularla alakalı genel bilgileri daha çok dini kaynaklı metinlerde görebiliyoruz. Tedvini ve son ilahi Kitap olması hasebiyle bu konular, Kur'an-ı Kerim'de çok teferruatlı ve kapsamlı olarak anlatıldığını görüyoruz. Bu hikâyeler özelikle de müşrik eğilim bakış açısını anlatmak/eleştirmek ve dönemin müşriklerine gerekli yanıtlar verilmesi haricinde, asıl gaye ise Müslümanlara hikmetli masajlar vermek için anlatılmıştır. Çünkü inzal olan vahyin birinci muhatabı Müslümanlardır.

 

Kur’an-ı Kerim’de geçmiş toplumların yaşantıları, tecrübeleri, hataları, Allah ve Peygamberlerle bağları/ilişkileri/görüşleri/bakış açıları benzeri konular; gelecekteki Müslümanlara örnek, misal, ibret ve ikaz olsun diye anlatılmaktadır. Bu vesikaların anlatış gayesi sonradan gelen milletlerin bu vesikalardan ibret alıp bir daha o tür hatalara/günahlara düşmemeleri içindir. Kur’an-ı Kerim’de ibret vesikaları olarak anlatılan öncekilerin hikayeleri "( أَسَاطِيرُ الْأَوَّلِينَ = Esâtîru’l-evvelîn ) şeklindeki kıssalar bir hayli yer tutmaktadır.[6] Aziz kitabımızda helak ve musibet olaylarıyla karşılaşmış ya da tamamen yok oluşa sürüklenmiş bir çok topluluk örneği görebiliyoruz. Kur'an'da kıssaları anlatılan toplumların (kavimlerin) yok oluşları (helâk) birçok sebebe bağlanmaktadır. Bunlar bizlere tek tek anlatılmaktadır. Ahlaki yozlaşmanın (dejenerasyon) en üst seviyelere çıktığı bu toplumlarda; Zulüm [7], Fesâd [8], Küfür [9], Günah (Cürüm) [10] ve Fısk [11] benzeri sebeplerden dolayı helak edildikleri anlatılmaktadır. Bu toplumlarda saydığımız kavramlardan mütevellit çürümenin çok sıradanlaşarak normal yaşam haline geldiğini okuyoruz. Yukarıda belirtilen sebeplerden dolayı helâk edilen Âd kavmi, Semûd kavmi, Lut kavmi ve Medyen halkı bu toplulukların en çok bilinenlerindendir. Toplumların helâk şekilleri de tamamen birbirlerinden farklılık arz etmektedir. Büyük bir tufan, şiddetli bir rüzgar, kulakları sağır eden gök gürültüsü ve her tarafı sarıp yutan toz bulutlarıyla helâk olan kavimleri okuyoruz. Bunlara ilaveten Kur’an’da daha başka musibetlerle de imtihan olunduğu bizlere anlatılmaktadır. “Biz de gücümüzün ayrı ayrı göstergeleri olarak başlarına tufan, çekirge, haşereler, kurbağalar, kan gönderdik. Yine de inat ettiler, onlar çok günahkâr bir topluluk oldular.[12]  

Kur’an’da anlatılan musibet ve helak olayları yaşanmadan önce o toplumlarda çok büyük günahların olduğunu ve toplumların kendilerini değiştirmeye yanaşmadıklarını görüyoruz. Anlatılan toplumlarda meydana gelen musibet ve helâk olayları vuku bulmadan önce kendilerine mutlaka uyarıcıların/peygamberlerin geldiği ama buna rağmen kendi bildikleri şekilde hareket ettiklerini okuyoruz. "Allah’a and olsun, senden önceki çeşitli topluluklara da mutlaka elçiler göndermiştik; fakat şeytan onlara yaptıklarını allayıp pulladı. Bugün de şeytan öylelerinin velisidir. Onlar için dehşetli bir azap vardır." [13] Kur'an'da azaba uğrayan kavimlere azap gelmeden önce kendilerini uyarmak için gelen peygamberlerle “dalga geçmeleri” ortak özellik olarak anlatılmaktadır.[14] Peygamberler bütün engellere ve zorluklara rağmen elçi/uyarıcı olarak geldikleri toplumların ıslah olması için tüm güçleriyle çalışmışlardır. Temel gaye, bütün insanları bir olan Allah’ın dinine çağırmak, kula kulluğa son vermek, hak ve hakikatin cari olarak (bir sistem çerçevesinde) hayata yansıması için kesintisiz olarak mücadele vermektir. Peygamberler elçi olarak görevlendirildikleri kavimleri her türlü bozulmuşluktan, her türlü batıldan, her türlü kötülükten alıkoyarak Allah'ın dinine çağırmışlar. "And olsun ki biz her ümmete, “Allah’a kulluk edin, sahte tanrılardan uzak durun” diyen bir elçi gönderdik. Onlardan kimini Allah doğru yola iletti, kimileri de saptırılmayı hak ettiler. Yeryüzünü dolaşın da hak dini yalanlayanların akıbetinin ne olduğunu görün." [15]

Bozulmuş ve rayından çıkmış bir hayatı ıslah etmek amaçlı gelen peygamberlerin/ uyarıcıların öğütleri dahi fayda vermediği takdirde toplumların yok olmayla yüz yüze geldiklerini görüyoruz. Bu durumu sünnetullah gereği, insanın gücünün üstündeki bir kuvvetle rayından çıkmış hayatın yeniden dizayn edilerek fıtrata dönüştürüldüğünü görebiliyoruz. “Kur’an, Allah’ın istediği her şeyi yapabilme gücünde olduğunu söyler; O’nun iradesine karşı koyacak bir güç yoktur. Her ne zaman bir şeyin yaratılmasını dilese ona ‘ol’ der ve o da olma sürecine girer. [16] Fakat Kur’an, aynı zamanda bu iradenin kendi kanunlarına tabi olduğunu da vurgular, dolayısıyla bu rasyonel bir iradedir. Bu ilahi kanun fikri, başka bir ifadeyle tabiatta anlamını bulan kozmik yahut sosyal yasalar (sünnetullah) ve bu sosyal yasalara uygun gerçekleştirilen yaratmalar, kudretin sınırlarını belirler.[17]

 

ARAYIŞ İÇİNDE BİR VARLIK

 

“İnsanlar sevilmek için yaratıldılar, eşyalar ise kullanılmak için. Dünyadaki kaosun nedeni; eşyaların sevilmeleri ve insanların kullanılmalarıdır.” Cemil Meriç

 

Günlük hayatımızda kullandığımız araç ve gereçlerin insan zekâsı üzerinde etkisi olduğu bilenen bir gerçektir. Aynı zamanda her araç ve gerecin, insan zekâsının ürünü olduğunu da biliyoruz. İnsanlık tarihinin başlangıcından beri günlük hayatta kullanılan araçların (alet) icat edilmesi bazen şipşak şekilde olduğu gibi bazen de uzun süreli deneyler sonucunda olmuştur. İnsan kendisine Allah tarafından verilen zekâyla araç ve gereçleri geliştirip çeşitlendirdiği gibi yaşamla ilgili fikirlerini de geliştirip çeşitlendirmiştir. İlk insanlarla çağdaş insanın yaşamı mukayese edildiği takdirde hem kullanılan aletler hem de sahip olunan fikir çeşitliliği açısında bariz farklar olduğu görülecektir. Çağımızda onca fikir ve din çeşitliliği insanlara sadelikten çok kaotik bir hayat tarzı sunmakla birlikte kafa karışıklığını da beraberinde getirmiştir. Zaten fikirsel çeşitlilik eşya çokluğundan kaynaklanmıyor mu? Bu durumun faydalı veya zararlı olduğu konusu daha çok düşünerek lehimize nasıl çevirebilir diye kafa yormamız gereken bir konudur. Geçmiş dönemlere nazaran daha çok eşyaya sahip olan çağımız insanı günlük hayatında kullandığı araç ve gereçler hayatına kolaylık getirdiği gibi büyük problemler de getirmiştir.

İnsan zekâsıyla gelişen araç ve gereçler dışında, yeni fikir ve düşünce akımlarının çeşitliliğini ifade etmiştik. Yeni düşünce akımları, beşeri dinler, mezhepler, ideolojiler, kuramlar, teoriler, fraksiyonlar ve benzerlerin tümü insan zihninin ürünüdürler. İnsan zihninden ortaya çıkan her şeyi olumlu, faydalı olmayacağı gibi; zararlı, olumsuz olarak ta görülemez. Mesela insan zihninin ürünü olan fikir akımları Faşizm ve Komünizm insanlığa büyük zararlar vermiştir. Aynı şekilde bir cam bardak veya robotun da yanlış yerlerde kullanılmalarından dolayı zararlara sebebiyet verebilirler. Bu durum insan zekâsı ürünü olan her şey için geçerlidir. Çünkü insanoğlu, ürettiği eşyaya kendi iradesini yansıtmıştır. İnsanoğlu aklıyla çok iyi şeyler başarabileceği gibi canavara dönüşebilecek zararlı şeyler de yapabilir. Mesela geldiğimiz süreçte robotların hayatımızda kolaylık ve fayda sağladığını biliyoruz. Hatta insanların yaptığı işlerin birçoğunun artık robotlar tarafından yerine getirileceği iddiası olumlu olabilir ancak sonuçları çok faklı olacaktır. Bu süreçte Robot papazlar ve robot imamların da gelecekte olabilecekler arasında görülüyor. Hayatın her alanında robot nüfuzu artacağından dolayı yeryüzündeki nüfus sayasında fazlalık olduğu şeklindeki söylemler/savlar gün geçtikçe daha fazla dikkat çekiyor. Akabinde bu robotlaşma süreci için şöyle bir senaryo var: Seri üretimle çoğaltılarak hayatın her alanında görev alan robotların farklı (virüslü) bir programla insanların üzerine saldırılması sonrasında insanlar ve robotlar arasında büyük savaşların çıkacağı şeklindeki senaryodur. Böylesi bir senaryonun gerçekleşmesi sonrasında insanlık çok büyük kayıplarla karşılaşabilir. Hatta insan türünün yok olma tehlikesi bile söz konusu olabilir

İnsanoğlu aklı ve zekâsıyla keşf ettiği yeni fikirler ve eşya ona Yaratanına karşı bir teslimiyet yerine isyancı ve daha bağımsız bir alan açmasına neden oldu. Fikir çeşitliği bu sonuçları itibariyle insanda teolojik değişimleri de beraberinde getirdi. Bunun sonucunda Allah, insan yaşantısına karışamaz veya dünya işlerini Allah’ın dininden soyutlayarak (profan) yaşanılması gerektiği düşüncesi -özelikle de maddi açıdan gelişkin ülkelerde- genel kabul görmeye başladı. Zihinleri adeta virüs gibi işgal ederek hızla yayılan bu düşünce akımları, bilimsel gelişmelerden dolayı daha da mahir hale geldiler. Devasa bilimsel gelişmeler çağımız insanında bilimin putlaştırılmasını daha ileri düzeylere taşıdı. İnsan, aklı ve zekâsı sayesinde geliştirdiği teknolojiyle Allah’a daha çok yaklaşmak ve itaatkâr bir varlık olmak yerine; kibir ve şımarıklığıyla Allah’ın dininden uzaklaşarak isyankâr bir varlık haline gelmiştir maalesef. Bu minvaldeki insanlarda, kibir ve ukalalıktan dolayı Allah’a şirk koşmak sıradan bir yaşam haline geldi. Daha önceleri bu anlayışlar gereği, Allah göklerde hapsedilmiş mahkum gibi (haşa) bekliyor anlayışı vardı. Yeni süreçte ise bilimsel düşünen insanların zihninde yaratıcı gerçeği tamamen yok edildi. Daha saplantılı tabirle, Allah zihinlerden kovulmuş oldu. Bilimsel gelişmelerle birlikte insan, “kendi kendine yeten varlık” anlayışı zihinlere yerleşti. Bir önceki evrede; hastalıklı zihniyet, Allah’a kısmi bir görev verirken, yeni saplantılı/hastalıklı zihniyet evrimleşerek zihinlerde Allah’ı tamamen ortadan kaldırma cüreti gösteriyordu. Küresel olarak yaygınlaşan ve son dönemlerde ülkemizde de okullarda özelikle de gençler arasında yaygınlaştığı söylenilen Deizm akımı, önemli bir eşik olarak bu tür düşüncelerin üreme yatağı olarak işlev görüyor. Teknolojileşme ve dijitalizimle birlikte gelinen son süreçte “Allah’tan rol çalma” veya Allah’ı taklit etmekten sonra “yaratma gücünün” her anlamda insanın eline geçeceği şeklinde düşünülüyor. Bu zihni hastalıkların üzerine konumlandıkları bilimsel çalışmalar birçok alanda bulabiliyorlar. Organ yetmezliği yaşayan hastalara yeni organların yapılmasını sağlayan mühendislik ve laboratuar çalışmalar. Büyük laboratuar tesislerinin ve insan üretim/kuluçka merkezlerinin inşa edilmesiyle sipariş üzere tercihe bağlı olarak istenilen cinsiyetten çocuk edinebilmeyi sağlayan çalışmalar. Bu deneyler hem hayvanlar hem de insanlar üzerinde denenmektedir. İnsanoğlunun keşfettiği bu yeni fikirler hayatın diğer tüm alanlarında etkisini gösterdiği gibi sosyokültürel alanlarda da göstermektedir. Yine bu alanlardaki değişimler de daha da sivrilerek daha görünür hal alıyordu. Günümüzde merhamet ve sevgi timsali annelerin bir “kuluçka makinesi” veya “biyolojik anne” olarak muamele görmeleri bu tür çalışmaların duygularımız üzerindeki etkisini göstermeye başladığının göstergesidir. Yine başka bir alan olan cinsiyet eşitliği veya farklı cinsiyet tercihi konusu da yoğunlaşarak gündemde yer almaya devam ediyor. Özelikle ilkokul, ortaokul ve lise öğrencileri arasında çok yaygın hale gelen Kore Popu (K-POP) BTS grubu üyelerinin “cinsiyet belli etmeyen kostümle” (giyim-tarz anlamında) sahneye çıkmaları ve bu gidişatın gelecek nesillere özendirme konusunda çok büyük çabalar olduğu biliniyor. 

Aslında bu anlattıklarımızdan ve de yaşadıklarımızdan çok geç olmadan önemli mesajlar çıkartmamız gerekiyor: Bilimsel çalışmalar, teknolojik eşyalar ve yeni fikirler konusunda sağlıklı bir ayıklama yapmayı sağlayacak aşkın bir akıl, irade ve fıkıh/norm oluşturulması zorunlu hale gelmiştir. Zihnimizi, irademizi ve hayatımızı ürettiğimiz her türlü eşyanın tahakkümünden kurtarıp her şeyi var eden Allah’a teslim olmayı öğrendiğimiz takdirde kadim arayışımızı doğru istikametle buluşturmuş oluruz.  

 

İNSANIN KENDİ İDİASINDAN VURULMASI

 

“Buna rağmen onlar deveyi kestiler, ama yaptıklarına pişman oldular; çünkü onları azap yakaladı. Doğrusu bunda büyük bir ders vardır; ama çokları iman etmezler.”(Şu’ara 157-158))

 

Covit 19 salgının olduğu sürece girmeden evvel, teknolojik gelişimimiz, bilimsel çalışmalarımız, deneysel buluşlarımız ve olağanüstü savunma sistemlerimiz bize her türlü tehdit ve tehlikeye karşı son derece güven telkin ediyordu. Tıp alanında insan DNA’sının çözülüp çoğu hastalıkların tedavilerinin bulunduğu gibi her türlü salgına karşı aşıların bulunduğu da anlatılıyordu. Teknoloji ve bilişim devrinin bizlere insanüstü imkânlar sağladığını ifade ediyorduk. Son teknolojiyle imal edilen nükleer imha silahlarıyla insanın alın yazgısındaki ecel kararını Allah’ın elinden alma cüreti gösteriliyordu. Yapay zekâ, zihin kontrol telkinleri, robotik kodlama teknikleri, algı yönetimleri ve algoritmalarla modern köleler, mekanik kullar, ordular (army) ve sayborglardan seri üretim yapılıyordu. Doğal ortamlarına müdahale edilerek her türlü vahşi hayvan, çeşitli ilaç ve tedavilerle evcilleştirerek artık evlerimizde biblomuz veya sosyal arkadaşımız haline getiriyorduk. Tüketim hızımıza yetişmesi için besinlerin genleriyle oynanarak ve hormonlar zerk ederek doğada, doğal besin bulamaz hale geldik. Hatta bu tür gelişmelerden dolayı insanlığın kendi tarihinin en üst seviyesine çıkmakla övünülüyordu. 

Popüler bir kitapta, biyoloji mühendisliği ve genetik mühendisliği konusunda mucizevî(!) işlerin nasıl başarıldığı anlatılıyordu. İnsanoğlunun bilimsel mucizevî dokunuşlarıyla "Tanrı'dan rol çaldığını" ifade eden yazar, bu gelişmeleri şöyle ifade ediyordu: "Bilim insanları dünyanın dört bir yanındaki laboratuarlarda, doğal seçilim yasalarını bozarak bir organizmanın özgün özellikleri dikkate almadan canlı yaratıklar tasarlıyorlar." [18] Aynı kitapta, laboratuar ortamında gen teknolojisiyle geliştirilen Fosforlu yeşil tavşan Alba, inek kıkırdağı hücresi kullanılarak üretilen canavar fare, eski çağda yaşamış soyu tükenmiş hayvanların ve neandertallerin yeniden canlandırılması benzeri bilimsel çalışmalardan! söz ediliyordu.

Bilimsel ve teknolojik gelişmelere rağmen dünyanın geleceğiyle ilgili çalışmalar yapan duyarlı ve alanında uzman bazı sivil kuruluşlar, gezegenimizde yaşadığımız ve yaşanılacak problemler konusunda korkutucu raporlar sunmaktadırlar. Bu raporlarda üretim tesisleri, sanayi kuruluşları ve imalathanelerin eko sistem üzerindeki olumsuz etkilerinin vardığı tehlikeli seviyeyi açıklamaktadırlar. Yok olmaya yüz tutan bitkiler ve hayvanlar, kuruyan göller ve ırmaklar, erozyona uğrayan topraklar, iklim bozulması ve ozon tabakasının delinmesi bunlardan sadece birkaç tanesidir. Dejenerasyona uğrayan doğada da, onarımı mümkün olmayacak şekilde büyük deneyler yapıldığını biliyoruz. Yediğimiz besinlerin genleri üzerinde yapılan yoğun çalışmalardan dolayı organik ürün bulamayacak duruma gelmemiz bu laboratuar çalışmaları sonucunda oldu. Dünyada savunma sanayisinde ve çeşitli enerji üretim tesislerinde kullanılmak üzere üretilen nükleer çalışmalar -küçük hatayla- dünyamızı yok edecek boyutlara ulaşmıştır. Nükleer silahların kullanılacağı umumi bir savaş sonrasında tehlikeli gazların doğaya salınmasıyla çok korkunç sonuçların çıkmasına neden olacaktır. Böyle bir durumda atmosferdeki oksijen (H2O) ve diğer gazların oranındaki değişkenlikten dolayı yeryüzünde yaşayan bütün canlılar etkilenecektir. Böylesine büyük bir biyolojik savaştan sonra ekolojik dengede meydana gelecek bozulma nedeniyle ya yaşamın tamamen yok olması ya da çok köklü değişimler kaçınılmaz olacaktır.

 

Mutluluğun sadece bilim ve teknolojik aletlerle olabileceğini düşünmek buhranlı insanın özelliğidir. Aynı şekilde elindeki bütün imkânlara kanaat etmeyip kendisine ait olmayanlara el koymakta buhranlı insanın özelliğidir. Bu özellikler şımarma, büyüklenme, kibirlenme, doyamazlık duygularıyla yoğrulmuş yeryüzünün en büyük tarihi, sosyopsikolojik metamorfik durumudur. Buhranlı serüvenin başlangıcı; Kabil’in, payına düşen imkânlara rıza göstermeyip daha çok rahat etmek, daha çok mutlu olmak gayesiyle kardeşi Habil’i katlederek ona ait olan imkânlara da sahiplenmesiyle başladı. Kabil zalimdir; Habil ise masumdur. Bu serüven tek taraflı işlenmiyor maalesef. Zalimler için kurban edilecek masumların olmasını şart görüyor. Buhranlı çağımızın insanı, kendi mutluluğu ve refahı için hemcinsi olan insanları topluca öldürmesi ve buna ilave olarak yaratılmış diğer canlı ve cansız dostlarımızı (hayvan, bitki, su, doğa) tüketerek yok etmesiyle Kabil’in misyonunu daha bilimsel ve teknolojik anlamda devam ettirildiğinin göstergesidir. Bu yaşadıklarımız tarihsel anaforun buhranlı çağdaş insanları olarak yanlış bir istikamette olduğumuzun emaresidir.

 

Tam da bunca çalışmaların yapıldığı bir dönemde en çok hırpalanan, Tarumar edilen, yozlaştırılan, kirletilen ve yok edilmek istenilen doğadan çıkan görünmez bir mikro organizma tarafından eve hapsedilmek doğanın küresel bazda insandan öç alması ya da tam anlamıyla insanın kendi iddiasından vurulması demektir. Demek oluyor ki başımıza ne geldiyse kendi elimizle hak ettiklerimizdendir.[19] Yoksa rabbimiz bize asla zulmetmez. [20] Bilim ve teknoloji alanındaki buluşlarla insanoğlu şımarıp kibirlenerek Allah’a kafa tuttuğu takdirde bu alandaki buluşlar bumerangvari olarak kendisine geri dönecektir. Geçmiş toplumlarda bunun örnekleriyle olabildiğince karşılaştık. Çağımızda da insanoğlu kibir ve şımarıklığıyla büyüklenerek kendisine emanet edilen akıl ve zekânın asıl sahibi Allah olduğunu unuttu ve her şeyi yalanlamayı sürdürmektedir. [21]  Hâlbuki her buluş ve icatla insan, Rabbine karşı şükrünü artırmalıydı ve Allahın yaratma azameti karşısında secde edebilmeliydi. Aksi takdirde Allah tarafından sunulmuş olan her türlü donanım ve eşya Âdeme değil iblise hizmet edecektir. İnsanlık doğru istikametini yeniden bulması için; Allah’ın Rabb isminin tecellisi gereği kendini eğitmeli, ıslah etmeli, terbiye etmeli [22] ve en büyük olgunluğun nişanesi, had bilmek olduğunu fark etmelidir.

 

COVİT 19’UN YERYÜZÜNE İNİŞİ

 

“Size korku ve ümit duyguları içinde şimşeği gösteren ve yağmur dolu bulutları meydana getiren O’dur.” (Ra’d Süresi 12)                                                                                                                                              

 

Bir mikro organizma olan Covid 19 virüsünden dolayı bütün dünya milletleri olarak çok olağanüstü günler yaşıyoruz. Çıplak gözle görülemeyen bu canlı hiçbir ayırım yapmaksızın, hiçbir sınırı tanımadan bütün dünyayı kuşatmış durumdadır. Çoluk-çocuk, genç-yaşlı, kadın-erkek, siyah-beyaz, fakir-zengin, köylü-kentli, dindar-dinsiz ayırım yapmadan; kralların yaşadığı saraylardan banliyölerdeki derme çatma evlere kadar tüm sınıf ve grupları etkilemektedir. Bütün insanlık bir virüs tarafından esir alınmıştır. Cadde ve sokaklar boşaltıldı. Dini mabetlerde toplu ibadetler terk edildi. Okullar, kurslar ve bütün sportif müsabakalar tatil edildi. Devletlerin ve bireylerin tüm plan ve programları rafa kalktı. İnsanların arasına sosyal ve fiziki mesafe konularak ilişkiler yeni duruma göre kurgulandı. Buna bağlı olarak insani bağlar ve iletişim ağları bu yeni düzene göre şekil aldı ve almaya devam ediyor. Gelinen süreçte virüsün her insana bulaşma riski ve sonrasında hissettirdiği tedirginlikten dolayı birçok insanda panik atak benzeri ruhi bozulmalar meydana geldi. Virüsten dolayı enfekte olan insan sayısı gün geçtikçe daha da artmaktadır. Ölen insan sayılarında her gün yeni eşikler aşılmaktadır. Süper güç olarak telakki edilen devletlerin sağlık sistemleri ve donanımları bu mücadelede çok yetersiz kaldı. Yenilmez diye sanılan Süper Devletler tüm güçleriyle küçük bir virüsle baş edemedikleri ve acziyet içinde kaldıkları görülüyor.

Covit 19 diye tanımlanan virüs, hepimizin bildiği gibi bir noktada ortaya çıktı. İlk ortaya çıktığı bölge olan Çin’in Vuhan kenti tam anlamıyla izole edilmiş olsaydı salgının önüne rahatlıkla geçilebilirdi. Salgına karşı küresel güç birliği yapılarak küresel tavır alınmadığı için sorun/salgın küresel hale geldi. Bu durumun nedeni hem medikal yetersizlik hem de izlenilen yanlış sıtrateji olarak belirtilebilir. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) virüsün ilk kaynağına müdahale etmede çok yetersiz kaldığı gibi küresel bir tutum sergilemekten de aciz kaldı. Hatta bu teşekkülle ilgili bazı söylentilerin/ithamların olmasıyla birlikte küresel ölçekte bir belirsizliğin, keşmekeşliğin oluşmasına neden oldu. DSÖ haliyle ciddi bir varlık gösteremeyince insanlarda salgın karşısında psikolojik kırılmaya sebebiyet verdi. Böyle bir etkileşimden dolayı insanların hayatı olumsuz etkilendiği gibi hastalıkla mücadele konusunda kitleleri sağlıklı düşünemez hale getirdi.

 

Hepimiz bu biyolojik saldırının muhatabı, şahidi ve mağduruyuz. Bunca bilimsel gelişmişliğin olduğu bir dünyada, bu musibeti tam olarak idrak etmiş değiliz. Ansızın yakalandığımız kuşatılmışlığı, ilim ve hikmetle okumak yerine, virüs belasına karşı alaycı ve mizahçı yaklaşımlar sergiledik. Yaşadığımız bu durum, ringe çıkan iki dövüşçüden birinin, rakibinin sinsi ve görünmez darbelerine karşılık gevşek bir pozisyon almasına benzer. Halbuki kendini hazır hisseden bir rakip, başına gelebilecek olayların tümünü tefekkür etmiş ve kondisyon olarak her açıdan kendini hazır hissedendir. Maruz kalınan virüsün insanlar üzerindeki psikolojik olumsuz etkisini azaltmak ve bununla sağlam bir bünyeyle mücadele etmek adına, oluşturulacak enerji/moral/motivasyonun çok önemli olduğunu ifade edelim. Bu yaklaşım, asla o tür laubali tutumlarla karıştırılmamalıdır. Olayın vahameti hakkında yeterli bilgiye ve bilince sahip olmayan alaycı yaklaşımlardan ötürü, sosyal mesafeye uyulmadığı için enfekte rakamlarının artışına sebebiyet veriliyor.

Genel itibariyle virüsle mücadele etmede sağlık sistemi ve her türlü tıbbi cihazlar çok önemli olduğu gibi insanların tutumları da bir o kadar önemlidir. İmkanlar çerçevesinde üst seviyede gerçekleştirilecek bir sosyal izolasyon, pandemik mücadeleyi daha başarılı hale getirir. Sadece medikal alanda yapılacak mücadele tek başına yetersiz olacağı için sosyal alanda ki mücadeleyle birlikte mutlaka yapılmalıdır. Bulaşıcı hastalığın yayılım zincirinde sosyal izolasyon sayesinde kopmalar getirildiği takdirde hem hızı hem de virüsün kendisi kontrol altına alınabilir. Ancak tedbir ve telkinlere uyma konusunda genel uyum çok önemlidir. Aksi takdirde sürdürülebilir başarılı bir mücadele namümkün hale gelecektir. Görünmeyen bir mikro organizmaya karşı alınacak görünür tedbirle başarı şansını da artıracaktır. Böylesine gizemli, kaotik ve görünmez bir mikro organizmaya karşı doğru tavırla birlikte medikal imkânlarla mücadele edildiği takdirde daha rahat baş edilebilir.

 

MÜSİBETLER KARŞISINDA NASIL BİR DURUŞTAN? ASİL BİR DURUŞA

 

“De ki: Benim namazım, ibadetim, hayatım ve ölümüm, hepsi âlemlerin rabbi olan Allah içindir.”(En’am Süresi 162)

 

Bir Müslüman için her durumda istikamet üzere doğru hareket etmek çok ehemmiyetli bir durumdan öte zorunluluktur. Bir saldırıya maruz kalındığında veya tehlikeli bir durumla karşılaşıldığında; doğmak, yaşamak ve ölmek benzeri kavramlar daha çok düşünülür ve sorgulanılır. Genel itibariyle tüm insanoğlu, can tehlikesiyle karşı karşıya geldiğinde, tehlikeye karşılık verme gücünden yoksun durumda olduğunu anladığında acziyetini anlamış olacaktır. İşte o zaman muktedir ve asıl güç sahibi olan tek kudrete yani Allah’a sığınma gereği duyulur. Böylesine bir acziyet durumuyla karşılaşan ve daha önceden yeryüzünde sahip olduğu güçle Allah'a kafa tutan Firavun bile Allah’a teslim olmak istediğini ikrar eder. [23] Müslüman bir şahsiyet, tefekkür ve sorgulamayla hayatında daha önceden bu tür temel kavramalara anlamlı cevaplar bulduğu için sarsıntıyı daha kolay geçirebilirler. Ancak, dünya hayatından sonra bir “yok oluşu”  savunanlar açısından (ateizm) ise, dünyadan ve içindeki nimetlerden kopuştan dolayı adeta uçurumdan düşmekten daha korkunç bir durum olarak görülür. Bu bağlamda musibetler karşısında -bazılarınca- ortaya konulan ciddiyetsiz, negatif, gevşek ve belirsiz tutumlar hem dünya hayatı hem de ahiret hayatı açısından yarar getiremez. Hayattaki olup bitenler karşısında tefekkür eden Müslüman bir şahıs, en ağır sınavlar karşısında hazırlıklı olabilir. “Ölmeden önce ölünüz” [24] şeklindeki irfani algımız, hem ölüm riskinin artış gösterdiği durumlarda hem de ölümden sonra verilecek hesap için daha önceden hazırlıklı olmayı sağlayan motive edici asil bir duruştur.

 

Hem geçmişte hem de günümüzde karşılaştığımız bu tür musibetlerin matematiksel karşılığı/sebebi şudur diyebilmek güçtür. İslam dini böylesine durumlar karşısında bizden kesin yargılama yapmak yerine tefekkür edip gerekli dersler çıkarmamızı istemektedir. Kuşkusuz, Azim-ü Şan Halık’ı Rahman bütün kâinatı mükemmel bir düzen ve intizam üzere halk etmiştir. Yaşadığımız evrende sıradan veya olağanüstü doğa olaylarının meydana gelmesini bir sistem ve anlam dâhilinde Allah’ın iradesine bağlı olduğu inancını taşıyoruz. Kur’an’ın, “tekvini ayetler” olarak ifade ettiği bu doğa olaylarında tıpkı diğer ayetlerde olduğu ikaz edici ya da tefekküre sevk edici mesaj ve anlamlar barındırır. Bu manada bir düzen üzere kurulu olan dünyamızda meydana gelen her doğa olayının -bize göre- yapıcı ya da yıkıcı etkileri olabilir. Her an karşılaşmamız mümkün olan böyle durumlar karşısında sergilenmesi gereken asil/ideal duruşumuz da bellidir: Faydalı sonuçlarından dolayı şükretmek, zararlı sonuçlardan dolayı da sabretmektir. Doğa olaylarının yıkıcılığını veya zararlarını önleme konusunda insanoğlu ancak kendi gücü nispetinde tedbirler alabilir. Başımıza gelebilecek büyük felaketlerden veya musibetlerden daha hafif seviyede etkilenmemiz ya da felaketin etkisinin ortadan kaldırılması yine Yaratıcımızın bizlere bahş ettiği bilim ve tecrübî bilgilerle alınan tedbirler sayesinde olabilmektedir. Tedbirlerin niteliği ve imkânları her çağa ve döneme göre değişiklik arz eder. Ansızın yıkılan bir duvarın altında oturan (inançlı- inançsız) herkes kalabilir. Ya da coşkun bir selin önüne gelen her şey hiç ayırım yapılmadan kütük gibi sürüklenecektir. Bunlar yaratıcımız tarafından ortaya konulan adına “tekvini ayetler” dediğimiz doğa/fiziki kanunlarıdır. İnsanoğlunun bu tür olaylar karşısında ancak sınırlı derecede tedbir alabilmesi mümkündür. Müslümanlar, doğa olayları karşısında tedbir almada Allah tarafından kendilerine verilen canın emanet olduğu bilinciyle hareket ederek yükümlülüklerini en güzel manada yerine getirmelidirler. Ancak insanlık tarihi bize şunu göstermiştir ki; bütün gelişmişliklere ve alınan tedbirlere rağmen insanoğlunun gücü bu felaketler karşısında her zaman zayıf kalmıştır. Bir de bu “yaşadığımız olaylar boyutundan” başka bir boyut daha var. Mesela, başımıza gelen olayların haricinde tecrübî bilgilerimizle kavrayamadığımız, sayısını bilemeyeceğimiz çoğu felaket ve musibetlerden de Rabbimiz tarafından korunduğumuzu Kur’an’ı Kerim’de anlatılmaktadır.[25] Aslında hem bireysel olarak hem de toplumsal olarak bazı zamanlarda çok büyük tehlikelerle karşılaşıp “son anda kurtulduk” dediğimiz olaylar hepimizin hayatında örnekleri vardır. Bu bağlamda gözle göremediğimiz olumsuz ve uğursuz sayılan durumlardan (musibet) etkilenmemek için verilen bir sadakanın çok önemli olduğunu “Az sadaka, çok belayı def eder ve ömrü uzatır” [26] şeklindeki hadisi Şeriften öğreniyoruz

 

Müslümanlar olarak vaki olaylar karşısında sağlam bir istikamet sahibi olmamız gerektiği gibi olayları sahih bir şekilde okumak ta bir o kadar önemlidir. Geçmiş kavimlerin başında geçen olayların, yaşanılanların hikmetini ve mesajını anlayıp, bunlardan ibret almamız gerektiğini Kerim Kitabımızdan öğreniyoruz. Ancak bugünü bugünden anlamak bizlere çok zor gelmektedir. Yaşadığımız bu Koronalı günlere her yönüyle çok derin yorumlar getirilebilir ve farklı okumalar yapılabilir. Bugün dünya üzerinde çıplak gözle görülmesi mümkün olmayan bir mikro organizma, insana emanet olarak verilmiş “yeryüzü halifeliğini” insanın elinden almaya çalıştığını görüyoruz. Yaratıcımız Allah (c.c), halife olarak yaratığı insana yeryüzünü ıslah ve imar etme görevini –emaneten- vererek şereflendirmiştir.[27] Kafa karışıklığına neden olmasın diye anti parantez içinde şunu hemen ifade edelim. Yeryüzünün ve bütün kâinatın değişmez yegâne hâkimi şüphesiz kudret sahibi şanı yüce Allah’tır.

Covit 19 virüsü, bütün insanlığa resmen meydan okumaktadır. Bu bir tehdit olmakla beraber, farklı boyutta gerçekleşen bir nevi savaştır. Hatta adına “yeni nesil savaş” diyeceğimiz bu tür saldırılarla -tahmini olarak- daha çok karşılaşabiliriz. Bu pandemik saldırı, yok etme veya yok oluş üzerine çok ince kurgulanmış bir taarruzdur. Bu savaş sonrasında insanın yeniden hizaya getirilmesi veya doğal fıtratına dönmesi için büyük mesajlar içerdiği şeklinde okuyabilmeliyiz. Tabiî ki bilgimizden ve bildiklerimizden her daim âlim olan Allah’a sığınırız. Tefekkürle bilenmiş tecrübî akıl ve irfani anlayışla başımıza gelen olaylar daha isabetli okunacaktır. İnsanın görünmez bir mikropla sınanması kolay yorumlanacak bir durum değildir elbette. Yaratılış gayesini sadece dünyaya bağlayan ve ahiretini görmezlikten gelerek yok sayan insanın, bugün görünmez varlıklarla sınanması ilginçlik ötesi bir durumdur. Bunca nimetlere rağmen beni görmezseniz, bana şükretmezseniz, benim kurallarımı görmezlikten gelirseniz sizi görünmez varlıklarla sınarım diye bir mesaj çıkarılabilir. Çünkü “Allah’ın hikmetinden sual edilmez” sözü her zaman insana acziyetini, ilminin sınırını ve imkânları konusunda had bildiren aşkın bir anlayıştır.

 

TEK GÜNAHLI ÂDEM’DEN ÇOK GÜNAHLI ÂDEMOĞLUNA

 

“El-hataü ve’n- nisyan, min hasaisi’l-insan.”

(Hata işlemek ve unutmak insanın özelliklerindendir)

 

İnsanın yeryüzü egemenliği, işlediği büyük günahlardan dolayı büyük sarsıntılar geçirmektedir. Kendisine yaratıcısı tarafından tevdi edilen vazifeden yeni vazifeler çıkartarak, imar etmekle mesul olduğu yeryüzünü hoyratça kullanarak tarumar etti. Yaratılışındaki asil diriltici misyonunu bırakarak zelil edici misyonlar elde etti. Ve İblis, Âdemoğlunun ayağını cennet yolundan bir kez daha kaydırmış oldu. Hem de en modern sürü güdüleme ve algı yöntemleri kullanılarak toplu bir düşüş yaşatıldı. Bu yanılgılar içindeki insanoğlu, yeryüzünü doyumsuzca tüketerek elmadan sadece ihtiyacı kadar almak yerine çekirdeğine kadar tümünü yutmaya çalıştı. Elmanın çekirdeğine (yaşam özü/ilk nüve) yönelik olacak bir hamle yaşamın tamamen yok olmasını beraberinde getirecektir. Kendine ve Yaratıcısına ait tüm bağlar ve kavramlar anlam yitirerek bencillik ve hazcılık anaforunda sürüklenişe geçti. Âdemoğlu bu sürüklenişle tevhit dinini bırakarak politeizmle ve paganizmle yeniden buluştu. Böylece insanoğlu fıtratından aldığı bütün değerlerini zelil misyonun hizmetine sunarak kendini aşağıların aşağısına yuvarlattı. Artık, Allah’ın huzurunda, insana serilmiş ve sunulmuş olan yeryüzünde küçük tanrıcıklara ibadet edilmeye başlandı. Bunun sonucunda insan, doğa, fıtrat, ahlak, anlam ve hayatın tümüyle erozyona uğratılarak başkalaştı ve kirletildi. Hem de modernlik ve çağdaşlık iksiriyle… Çok tanrılı mahlûkların çok büyük günahları ve çok çeşitli zulümleri de oldu. Ama pişman olma ve yaratıcısına karşı af dileme gibi halleri olacak mı göreceğiz bakalım. Çünkü kum saati işlemeye devam ediyor.

Dünyanın kötü gidişatıyla alakalı vicdan sahibi çevreci, yazar, çizer, gazeteci, araştırmacı, akademisyen, siyasetçi, sosyolog, psikolog, din adamı hemen herkesin ortak kanısı şudur; her şeyin hızla tüketildiği ve dünyamıza çok zarar verdiğimiz bir dönemden geçtiğimiz şeklindeki uyarılarıdır. Her birinin kendi uzmanlık alanıyla ilgili yaptığı tüm uyarılarına kulaklarımızı kapattık.

Kafamızı iki elimiz arasına alıp biraz düşündüğümüz takdirde zamanımızda ne kadar büyük cürümlerin, günahların ve zulümlerin olduğunu -bir film şeridi gibi gözümüzün önünden geçtiğini- göreceğiz. “Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür” (insan hafızası itibariyle unutkandır) tabiriyle çoğunu unuttuğumuz cürümlerden sadece bir kısmını maddeler halinde hatırlamış olalım.

1- Hiç bitmeyen savaşların/saldırıların olağan hale gelmesi ve yüz binlerce masum insanın keyfi olarak öldürülmesi.

2- Atılan bombalarla yakılmış, yıkılmış şehirlerden göç ederek daha güvenli bir memlekete varmak için yollara düşen mazlum ve masum insanların perişan dramı.

3- Savaşlardan dolayı göç ederek deniz ve okyanuslarda boğulan insanların cesetlerinin sahile vurduğu trajik sahneler.

4- Kimyasal silahlarla gerçekleştirilen toplu katliamlar.

5- Sonu gelmeyen isteklerin yarıştırılması ve kanaatsiz bir yaşam tarzının yaygınlaşması.

6- Dünyada fuhuş, zina, tecavüz, kumar gibi ahlaksızlıkların genelleşmesi.

7- Her türlü uyuşturucunun yaygın halen gelmesi ve gelecek nesilleri de tehdit edecek seviyelere kadar ulaşması.

8- Ölümü yok sayarcasına dünyaya çakılıp kalan bir anlayışın hâkim olması.

9- Haz ve eğlencenin insanı yaratılış gayesinden uzaklaştırarak ve insanın kendi nefsine köle olması.

10- Tüketimin çılgınlık derecesine varmasına karşılık, diğer tarafta ise temel besin maddelerinden yoksun aç ve susuz kalan insan topluluklarının çoğalması.

11- Zenginliğin birkaç kişinin tahakkümünde olmasından dolayı adaletten ve paylaşımdan uzak bir dünya sisteminin meşrulaşması.

 

KORONALI GÜNLERDE EMPERYALİZME SURAT ASMAK HAKKIMIZDIR

 

“Surat asmak hakkımız diyoruz, ama bunu eleştiri hakkımızı elde tutabilmek için söylüyoruz.”(İsmet Özel)

 

Surat asmak, içinde bulunulan durumdan veya karşı karşıya gelinen durumdan memnun olmama halinin yüz ile ifadesidir. Yani bir memnuniyetsizliğin mimiksel beyanıdır. Kabul etmediğimiz bu durumu doğru ve anlaşılır bir şekilde anlatmamız için: Surat asan kimdir? Surat asmanın nedeni nedir? Kime karşı surat asacağız? Şeklindeki sorulara yanıt bulmamız gerekiyor. Bu yüzden batıyla bir asırlık serencamımızla başlamamız daha doğru olacaktır.

İslam dünyası bir asırdan beridir batı tahakkümünde ya kendi kendisiyle didişiyor ya da batının her türlü müdahalesine (askeri, siyasi, ekonomik) açık bir şekilde yaşıyor. Bu süre zarfında batıyla hiçbir konuda kafa kafaya mücadele etme imkân ve kabiliyeti gösteremedik. Buna rağmen batı yanlısı yöneticileri bir tarafa bırakırsak, halklar nezdinde karşı duruş ve direniş hattı sürekli canlı tutuldu. Osmanlı imparatorluğunun dağılmasından sonra parçalanmış İslam coğrafyasındaki ülkelerde İslami yerel halk hareketleri başat rol üstlenerek bu direniş hattını ümmetçi duygularla sürdürmeye devam ettiler. İslamcılık akımı şeklinde ifade ettiğimiz bu hareketler/cemaatler aynı zamanda batı destekli iktidarlarla da karşı karşıya geliyorlardı. İslamcılığın iktidarla buluşmasıyla birlikte savunulan temel argümanların güçlenmesine neden olduğu gibi emperyalist blokta da daha ciddi rahatsızlıklara neden oluyordu.  

İslamcılık, savunduğu düşünceler gereği Batıya ve Batı hegemonyasındaki Dünya Egemenlerine karşı en ciddi muhalif duruşu sergiliyorlardı. Batı emperyalizmi, İslam coğrafyasındaki yer üstü ve yer altındaki kaynaklarla birlikte Müslüman halkların emeğini semirterek sömürmeye hep devam etti. Batı, kurduğu hegemonik dünya düzenini mazlum halkların ve Müslüman halkların emeğinin, kanının ve canının üzerinde inşa etmiştir. Bu egemen düzenin ayakları güç, para, sömürü ve kandır. Haliyle batının ayakta kalmasını sağlayan modern maskesinin altındaki barbarca yüzüdür. Bu bakımdan batı uygarlığı aldatıcı, makyajlı, modern yüzünün altındaki gerçek yüzünü her zaman farklı yöntem ve algılarla saklayabildi. Müslüman halklara özgürlük getirme, yardım etmek, destek olmak, kalkındırmak benzeri yanaşma taktikleriyle kan ve gözyaşından başka bir şey getirmedi. Batı emperyalizmi bunları hem halkına hem de Müslüman halklara uygarlaşmanın başarı nişaneleri olarak gösterdi. Oysaki uygarlaşma denilen bu yutturmaca olayların arka planında çok farklı olaylar yaşanıyordu. Afganistan, Irak, Suriye, Filistin, Bosna Hersek ve daha birçok İslam beldesinde sayısız insanın katledilmesi veya sakat bırakılması; Afrika kıtasında zencilerin derilerini yüzüp süs eşyası yapmaları; İşgal ettikleri Amerika kıtasındaki Kızılderililerin kafataslarından koleksiyon yapmaları benzeri işlenmiş yüzlerce cürüm. Rahmetli Aliya İzzet Begoviç’in evladına söylediği şu söz hepimiz hatırlayalım. “Bunu hiç unutma evlat! Batı hiçbir zaman uygar olmamıştır. Bugün sahip olduğu refahı, devam ede gelen sömürgeciliği; döktüğü kan, akıttığı gözyaşı ve çektirdiği acılar üzerine kuruludur.” Batı kıtasının ortasındaki topraklarda doğmuş ve batıda eğitim alan Aliya’dan daha iyi batıyı ve medeniyetini tanıyan az insan vardır.

Pendamik bir hastalıkla boğuştuğumuz bugünlerde dahi batının emperyalist kolluk güçleri başta İslam topraklarında olmak üzere dünyanın dört bir tarafındaki mazlum insanların topraklarında koşullanmaya devam etmektedirler. Batı, İslam coğrafyasında kukla uşaklarının iktidarını ve sömürü kaynaklarını bu şartlarda bile korumaya devam ediyor. İslam coğrafyasında Filistin, Libya, Suriye ve daha birçok bölgede sömürü plan ve oyunları aktif olarak devam etmektedir. Siyonizimle yol arkadaşlıkları karşılıklı menfaatlere dayanarak devam ediyor. Batı, her şart ve durumda bile asla bu politikalarından vazgeçmedi bugün de vazgeçemez. Çünkü onlara göre; kendileri dünyanın efendileri diğer insanlar ise onların hizmetçileridir. Batı, her koşulda kimliğini, konumunu ve statüsünü düşünen bir fikre kendini adeta programlamıştır. Buhranlı günlerde insancıl yönümüzden dolayı batıdaki insanlara karşı kalplerimiz yumuşayabilir ve acıyabiliriz ancak batının sömürü sistemine karşı duygularımızda ve tavrımızda asla bir değişme olmaz.

Batı dünyasında geçmiş dönemlerde meydana gelen Kolera salgınında milyonlarca insan ölmüştür. Bu büyük buhranla ilgili çağımız insanın hafızasında kolerayı konu alan bir film kalmıştır. Hatta şu sıralar motto haline gelerek “Koronalı günlerde… ile başlayan cümlelere esin kaynağı olan kitaptan çevrilme filmdir.[28] Onun haricinde bu büyük buhranla ilgili dünyevi ve uhrevi bir mesaj ya da tefekkür edici bir özellik bulmak mümkün değildir. Çünkü batı, deve kuşu misali kafasını sadece dünya hayatına gömmüştür. Bu yüzden onlar, düşünmelerine sebep olacak tüm olaylardan çeşitli terapi yöntemleriyle kurtulup anı yaşama peşindedirler. Çünkü maddiyat ve dünya nimetleri onlar için her şeyidir. Aslında bu batının bünyesinde bulunan diriltici duygu yerine öldürücü bir duygudur. Sömürgeci tarihsel gelenekleri de bu öldürücü duygu etkisiyle günümüze kadar devam etti. Korona virüs salgının olduğu bu süreçte bazı Avrupa ülkelerinde medikal ve dezenfektanların paylaşılmaması veya dışarıdan gelenlere el konulması yüzünden çıkan tartışmalar Batının bencilce duygusunu gösteriyor. İsmet Özel bu konuda batılılar için şöyle der: Bütün dünyada kıyamet kopsa da bencilce anlayışlarını, konforlu rahatlarını asla bozmak istemezler. Her şeye rağmen hayata kalmak ve yaşamak en büyük gayeleridir. “biri onlara hayatlarının tehlikede olduğunu söyledi mi irkiliyorlar. Şereflerinin tehlike de olduğu konusunda ise yeterince hassas değiller. Ruh yapılarının harap olduğunu söyleseniz aldırmazlar. Ama karaciğerleri zedelenmişse vay başlarına gelenler.” [29]

Batı, dünyanın egemen gücü olmasına rağmen salgınla mücadeleyle konusunda ciddi bir varlık gösteremediği gibi aşıyla ilgili olan çalışmalarla ilgili birbirlerine tutuşmaya başladılar. Covit 19 aşısıyla ilgili rant kapma peşine düşen batı bu durumda bile bencil ve emperyalist reflekslerini dışa vurmaktadır. Bu açıdan Batı hem kendi içinde hem de dışındaki emperyalist duygulardan vazgeçemez.

Bu durumda hakikat medeniyeti misyonuyla hareket eden bizler evrensel vicdanın ve ortak aklın sesi olmaya devam etmeliyiz. Yeryüzünde ne kadar masum, mazlum ve mağdur varsa şefkat elimizi uzatmaya devam etmeliyiz. Batının emperyalist sömürgeci gücüne karşı yeniden alternatif güç haline gelme gayretimizi saklı tutarak surat asmaya devam edeceğiz.   

 

SÖZÜN SONU

 

“O halde sen hanif olarak bütün varlığınla dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmışsa ona yönel! Allah’ın yaratışında değişme olmaz. İşte doğru din budur; fakat insanların çoğu

bilmezler.”(Rum Süresi 30)

 

Salgın bir hastalığa neden olan Covit 19 virüsü, tüm yeryüzünü sarıp sarmalamış durumdadır. Salgını insanlar arasında yayılmasını sağlayan birinci faktör, insanın kendisidir. Bu bakımdan insanoğlu kendi kendini tehdit ederek virüse yardımcı güç rolü üstlemiştir. İnsanoğluna aynı zamanda da virüsü yenmek ve yok etmek için de öncü bir rolün düşmesidir. Bu yüzden terazinin iki kefesinde de insanoğlunun çabasına bağlı simetrik bir ayar bulunuyor. Ya öncülük görevini muntazam şekilde yerine getirerek virüsü yok edecektir. Ya da virüse yardımcı bir güç olmaya devam ederek virüsün ondan her gün biraz daha insan koparmasına seyirci kalacaktır. Şüphesiz öncülük görevinin sonunda insana her açıdan çok faydalar sağlanacaktır. Öncelikle insanın bu salgın öncesinde fütursuzca kullandığı bilim ve teknoloji, bu sefer virüsü ortadan kaldırmak için asıl işlevi olan iyileştirici bir güç olarak kullanılmayı sağlayacaktır. Aslında bu anlamdan da virüsle mücadele sonunda insanın sahip olduğu donanımları yerli yerinde kullanmasını sağlayacaktır. Bir nevi, virüs aracılığıyla bilimin nerede kullanılması gerektiği konusunda insana eğitim verilmektedir. Haliyle doğayı bozan bir bilimden ıslah edici, fayda getirici bir bilim anlayışı ortaya çıkacaktır. İnsanoğlunun bundan sonraki süreçte bilimi faydalı şekilde kullanmayı sağlayacak anlayışını benimseyip benimsememesi çok önemli bir sınav haline gelecektir.

Anlık süreç itibariyle insanla virüs arasındaki mücadele henüz netliğe kavuşmuş değildir. İnsanlardaki bilinçsiz tepki ve tutumlarla birlikte sağlık alanındaki medikal yetersizlik dezavantajlı durumun göstergeleridir. Ancak buna karşın virüsün yok edilmesi için ortak akıl, küresel reaksiyon, malzeme paylaşımı ve tedariki bezeri olumlu tutumlarla birlikte tıp ve bilimin bütün imkânlarının seferber edilmesi avantajlı durumun göstergeleridir. Yapılan her türlü aşı deneyleri, diğer bilimsel çalışmalar ve tedavi yöntemleriyle bu mücadele biiznillah olumlu sonuçlanacaktır. Ancak bu süre tamamen insanların ortak iradesine bağlı bir durumdur. Bu anlamda bireysel ve toplumsal düzeydeki her türlü tedbir, telkin ve ortak kararlar diğer çalışmalar kadar önemlidir. Virüsün sebep olduğu panik ve korkuya karşı moral ve motivasyon en büyük enerji kaynaklarımızdır. Bu mücadelede alınacak her türlü tedbirle birlikte duanın varlığı, hakikati ve gücü asla unutulmamalıdır. Çünkü dua, her zaman olduğu gibi olağanüstü durumlarda da güvenilir bir sığınak olmakla birlikte hangi güce ve merciye teslimiyetimizin en önemli nişanesidir. Yine bu mücadeleyle birlikte yeryüzünde insan ve insan hayatına ait her şey sorgulanarak gözden geçirildi. İnsan yaratıcısıyla, dünyasıyla, ahretiyle, kendisiyle, akrabalarıyla, ekonomisiyle, hayvanlarla, bitkilerle, doğayla, kurduğu şehirlerle, teknolojiyle, bilimle, dijitalizimle, eğitim yöntemleriyle, ahlaki değerlerle, savaşlarla, barışla, dostlarıyla, düşmanlarıyla ve daha saymakla bitiremeyecek kadar çok boyutlu bir sorgulamadan geçirdi. Tabiî ki her şeye rağmen kafa konforunu bozmak istemeyenlerin sorgulama yaptıkları söylenemez. Onların da vay haline!

 

Virüs sonrasındaki süreçte dünyada bütün alanlarda beklenecek değişim ve dönüşümlerde asıl korumamız gereken insani/islami değerlerdir. Bu bağlamda hak ve batıl mücadelesi dünya var oldukça devam edecektir. İnsan yaşamı için diğer bütün her şey eşyadan ibaret olduğu için zamana ve koşullara göre değişebilir. İnsani değerlere ve eşyaya doğru manayı izafe eden bir zihni anlayışın sahip olduğu medeniyet vizyonu yürüyüşü de doğru istikamette olacaktır.  

                     

M. Nasır DEMİR

  28/04/2020

 

KAYNAKÇA

………………………………………………………………………………………………………………………………

[1] Bakara Suresi 2/61,249

[2] Türkçe Sözlük (Ali Püsküllüoğlu)

[3] Enam süresi 6/59

[4] Surat Asmak Hakkımız/İsmet Özel

[5] Nisa Süresi 4/136

[6] En'am Süresi 6/25

[7] Al'i imran 3/117; Enam 6/47; Yunus 10/13; İbrahim 14/13

[8] Hud Süresi 11/118

[9] Enbiya 21/6; Mülk 67/28

[10] Bakara 2/85,188; Maide 5/62; Duhan 44/37

[11] En'am Süresi 6/6

[12] A’raf Süresi 7/133

[13] Nahl Süresi 16/63

[14] En'am 6/10; Tevbe 9/65; Ra'd 13/32; Hicr 15/11; Enbiyâ 21/41; Yâsin 36/30; Zuhruf 43/7

[15] Nahl Süresi 16/36

[16] Al’i İmran Süresi 3/47

[17] Allah, Tabiat ve Tarih (Şaban Ali Düzgün)

[18] Hayvanlardan Tanrılara Sapiens (Yuval Noah Harari)

[19] Rum Süresi 30/41

[20] Yunus Süresi 10/44

[21]Rahman Süresi 55/13,18,22

[22] Al'i imran 3/79; Maide 5/63

[23] Yunus Süresi10/90

[24] Hadisi Şerif (el-Acluni-Keşfü’l Hafa)

[25] Şüra Suresi 42/3

[26] Hadisi Şerif [Heysemi- Mecmaü’z Zevaid)

[27] Bakara Süresi 2/30

[28] Koleralı Günlerinde Aşk (Gabriel Garcia Marguez)

[29] Surat Asmak Hakkımız (İsmet Özel)

Diğer Makaleleri