Karga Yüreği Kiraz
Bir süre yaşadığımız yerler, ancak orayla vedalaştıktan epey sonra muhayyilemizde biçimlenir ve hafızamızda hiç silinmeyen izler bırakır. Ayrıntılar sonraları zihnimizden silinip gitse de, bizim için önem arz eden, sadece hatırlanmaya değer olanlar aklımızda kalır.
Ağaçlar ve çiçekler hayatımda her zaman ayrı bir yere sahip olmuştur. Onlara duyduğum hayranlık çok küçük yaşlarda başladı. Ruhumun en kuytu köşelerinde hâlâ derin izleri vardır. Elleri evvelbaharda sardunya kokan, sonbaharda ceviz toplarken kınalanan bir çocuktum.
Çocukluğumun geçtiği Derebağ'daki evimizin, her renkten gülün harmanlandığı masalsı, büyük bir avlusu vardı. Çiçeklerin çokluğu sebebiyle evimiz mahallede parmakla gösterilirdi. İki kanatlı büyük dış kapıdan içeri adımımı attığımda, taşlarla döşeli uzun yolun sağında envaiçeşit güller beni karşılar, evin girişine kadar bana eşlik ederdi. Attığım her adımda tenimi başka bir koku sarardı.
Güllerin arasında, komşulardan devşirilip toprağa ekilmiş türlü çiçeklerin yanı sıra, kokusuna bir türlü doyamadığım, küçük bir ağaç görünümündeki leylak da vardı. Bahar kapıyı çaldığında güllerle leylaklar aynı anda açardı. O vakit bir gülü, bir leylağın soluk mor salkımını koklar durur, tabiatın o eşsiz rayihasıyla mest olurdum.
Mutfağın hemen önünde, balkon misali küçük boşlukta ise saksılar adeta birer sanat eseri gibi dizilirdi: Toprak ve teneke saksılarda boy veren sardunyalar, zarif ceylan gözleri, gösterişli begonyalar, keskin kokulu karanfiller, mahcup küpe çiçekleri ve dokunur dokunmaz dudakları açılıp kapanan aslanağızları... Ne yoktu ki! Bu küçücük alan rengârenk çiçeklerle bezenmişti. Yan yana dizilmiş saksılarda her biri kendine has rengiyle çiçek açar, müthiş bir renk cümbüşü oluştururdu.
Avlunun bu ucunda, mutfak penceresinin hemen önünde, iri bir ağaç gövdesi kalınlığında olan üzüm asması vardı. Dört bir yana kol salan dalları, ahşap direklerle desteklenerek tabii ve görkemli bir çardağa dönüştürülmüştü. Dedem, bu asmayı henüz yedi yaşındayken elleriyle diktiğini anlatırdı. Geniş avlunun neredeyse yarısını bir zümrüt gibi kaplayan yaprakların gölgesi, yazın yakıcı sıcağında bizlere en huzurlu sığınak olurdu.
Ağustos ayı gelip çattığında, olgunlaşan üzüm salkımları başımızın üzerinde iştah kabartarak sallanır dururdu. Yeşil yaprakların arasından süzülen o buğulu, kömür karası tanelere bakmaya doyamazdım. Dedem, kendi elleriyle yaptığı iki ayaklı tahta merdivenine tırmanır; asmanın en gösterişli salkımlarını seçerek onları seyrek dokunmuş bez torbalara tek tek yerleştirirdi. Bu torbalar, üzümleri arıların ve kuşların delik deşik etmesinden korur; böylece meyvelerin dalındaki tazeliğini ve diriliğini uzun müddet muhafaza etmesini sağlardı. Beyaz keselerin içinde gün geçtikçe ballanan o üzümler, en olgun vaktinde sofralarımıza gelir; misafirlerimize sunduğumuz en kıymetli ikramlardan biri olurdu.
Üç katlı ahşap evimizin arka tarafında bulunan bahçemizde ise ceviz, erik, ayva, elma, dut, mahlep gibi pek çok ağaç vardı. Ancak içlerinden ikisini unutmam mümkün değil. Evimizin penceresinden baktığımızda hemen gözümüze çarpan ulu ceviz ağacı ile tam karşımızda, bahçenin ortasında yükselen kiraz ağacını daha dün gibi hatırlarım.
Uzunlamasına yayılan bahçenin kısa kenarında, iki adam boyuna yakın, yer yer bel vermiş yüksekçe bir duvar yükselirdi. Mahallenin sonuna kadar uzanan toprak yol, bu duvarın üzerinden geçiyordu. Bahçe duvarının hemen dibinde ise boylu kavaklar bir dizi asker gibi saf tutmuşlardı. Yapraklarıyla rüzgârda nazlı nazlı salınıyor, sanki dünyanın en güzel nağmelerini icra edercesine fısıldaşıyorlardı.
Yedi yaşıma kadar her mevsim penceremden bu manzarayı seyrettim. Mevsimlere, yağmura, rüzgâra, ağaca, kuşa ve güle olan tutkum, hep o çocukluk demlerinden kalmadır.
.jpeg)
O heybetli ceviz ağacı, sonbaharın uğuldayan şiddetli rüzgârlarında bir sağa bir sola savrulur, sonra şaha kalkıp bir bayrak gibi dalgalanırdı. Kâh geri çekilip kâh inatla öne atılırken; ben, secdeye varacakmış gibi "ha kapandı ha kapanacak" diye için için ürperirdim. Öyle anlar olurdu ki dalları evin kireç badanalı duvarlarına kadar uzanır; bir yanda yaprakların hışırtısı diğer yanda dalların duvarları döverken çıkardığı o tok ses kulaklarıma dolar, ürpertim katmerlenirdi.
Kim bilir tepesinde ne rüzgârlar esmiş, kaç fırtına atlatmıştı bu yaşına kadar! O ise her şeye rağmen ne çok direnmiş; büyüyüp serpilmiş, sonunda ulu bir çınar gibi devleşmişti. Bütün kuşlar dallarına misafir olur, en çok da üzerine tüneyen kargalara ev sahipliği yapardı. Ne zaman rüzgârın uğultusunu duysam, o devasa ceviz ağacının cezbeye gelmiş dervişler gibi bir sağa bir sola huşu içinde salınışı gözlerimin önüne gelir.
Kiraz ağacı ise baharla birlikte çiçeğe durduğunda sanki bize tüm içtenliğiyle gülümserdi. Açan bembeyaz çiçekleriyle masum bir duvağa bürünür, bahçenin ortasında bir gelin edasıyla süzülürdü. Bu bahçede, salatalıktan fasulyeye kadar türlü türlü sebzeler yetiştirilirdi. Bahçede karıkların açılması, sebzelerin ekimi ve sulanması işleriyle genellikle dedem ilgilenirdi. Yaz başlangıcında ağacımızdaki meyveler yeşilden canlı bir kırmızıya evrilirdi. Mahallenin çocuklarından kurtulmayı başaran talihli kirazlar giderek koyulaşır, dallarda alımlı alımlı sallanırdı. Tam olgunlaştıklarında ise siyaha çalan o parlak kırmızı renkleri ve irilikleriyle herkesi kendilerine hayran bırakırlardı. Erken baharda açan beyaz çiçekleri, yaz başında ise yeşil yapraklar arasına gizlenmiş yakut misali meyveleriyle bu ağacın gönlümdeki yeri bambaşkaydı. Çok sonraları öğrenecektim ki mevsimin o ilk hasat edilen, sabırsızlıkla beklenen kirazının adı "Karga Yüreği"ymiş.
.jpeg)
Çevrede eşine rastlanmayan bir güzelliğe sahip olan kirazımız, yoldan geçen afacan çocukların en büyük imtihanıydı. Onun albenisine karşı koyamaz, ağaca dadanmadan edemezlerdi. Kirazlar kızarıp uzaktan birer yakut gibi göz kırpmaya başladığında, dallar adeta küçük bir istilacı ordusuna teslim olurdu. Bu hengame arasında ağacın narin dalları kırılır, taze yeşil yapraklar yerlere saçılırdı. Hırpalanan ağacın üzerinde, yalnızca kimsenin erişemediği kuytularda, o kargaşadan sağ çıkabilmiş birkaç kiraz kalırdı. İnsan elinin yetişemediği bu son meyveler ise kuşların kısmeti olurdu. Her yıl tekrarlanan bu saldırılardan sonra bizim kiraz ağacı derin bir yorgunluğun sessizliğine gömülse de kimseye küsmezdi. Ertesi bahar geldiğinde sanki kalbi hiç kırılmamışçasına büyük bir metanetle yeniden filizlenir; bir kez daha çiçeğe durarak gülümserdi.
Bir sabah uyandığımda, rahmetli dedemin evimizin önündeki “Karga Yüreği” tabirini verdiğimiz ağacı kesmiş olduğunu gördüm. Toprağa yakın bir yerinden kesilmişti; kocaman gövdesiyle yerde yatıyordu. Bir zamanlar yükseldiği yerde şimdi büyük ve geniş bir boşluk vardı. Benim küçük dünyamda kiraz ağacımın ayrı bir yeri vardı. O, bir tanıdık, bir arkadaş gibiydi. Birçok mevsimi birlikte yaşamıştık. Onu kaybetmek, benim için bir arkadaşı kaybetmek demekti. Boylu boyunca yere devrilmiş, düşerken dalları kırılmıştı. Bahçedeki ağaçların en güzeli artık yoktu. Bir daha asla meyvesinden tadamayacaktım.
Pencereden keyifsizce baktım ve kederle, “Elveda sevgili kirazım!” diye geçirdim içimden.
Ağacın durduk yere kesilmesine çok üzülmüş, buna bir anlam verememiştim. Daha sonra rahmetli annem, ağacın kesilme sebebini şöyle açıklamıştı:
“Oğlum, kiraz yemek için ağaca tırmanan mahallenin çocukları, haliyle bahçedeki ekili sebzelere zarar veriyorlar. Onları ağaçta gören deden belki onlara bağırıp çağıracak; çocuklar kaçmak isterken ağaçtan düşüp bir yerlerini incitecekler. Dolayısıyla komşularla aramız açılacak, belki de bu durum istemediğimiz bir husumete yol açacak. Şunu bil ki öfke bir rüzgâr gibidir; bir müddet sonra diner ama birçok dal kırılmış olur. Deden, bir an öfkesine hâkim olamayacağını düşünmüş ve ağacı bunun için kesmiştir. Çünkü öfke gelince göz kararır, gidince yüz kızarır.”
Sonra da, “Varsın Karga Yüreği kirazı değil de çarşıdan, pazardan alınan kirazı yiyelim; ama yüzümüz hiç kızarmasın.” diyerek beni teselli etmişti.
Şimdi uzak bir hatıraya dönüşen o bahçeyi ve yıllar boyu zihnimden silinmeyen annemin bu nasihatini hiç unutamam. Ah, mümkün olsa da o evin geniş avlusunda tekrar annemin müşfik sesini duysam…
Sonra avluda döşeli taşlara tek tek basarak dolaşsam; mis kokan güllerini doyasıya koklasam… Bahçeye inip ağaçların hiçbirini atlamadan, sırasıyla her birine tırmansam ve tıpkı eski günlerdeki gibi yemyeşil yaprakların arasından masmavi gökyüzünü doya doya seyretsem…
Cemal Balıbey








