ÇİTLEMBİK GÖLGESİ
Tabiatla konuşmasını bilmeyen insan, aslında dilsizdir. Toprakla olan bağımız zayıfladıkça, insan olmanın inceliklerinden de uzaklaşırız. Çünkü toprak, bize aslımızı hatırlatır. Ağaç, orman, toprak... Kısacası tabiat, insanı teskin eder; içinde iyilik duygusu uyandırır. Derinlikli ve sahici bir insan olmanın yolu, tabiata duyulan sevgiden geçer. Tabiatı gözlemleyen insan, hem eşyayı hem de hayatı daha anlamlı kılar. İnancı ve güzelliğe olan saygısı da artar.
Ağustos ayının ortalığı kavuran, bunaltıcı sıcak bir günüydü. Rüzgâr esmeyi bırakmış, her yer adeta alev alev yanıyordu. Fevzipaşa Caddesi'nde, yaya geçidinden karşıya geçmek üzereydim. Merhume edebiyatçı Samiha Ayverdi'nin yarım asır önce caddenin ortasındaki refüje diktirdiği sıralı dişbudak ve çınarların arasından, göğe doğru heybetle yükselen bir ağaç dikkatimi çekti. Kökleri sanki toprağın kalbine uzanmış, gövdesiyle gökyüzüne meydan okurcasına dimdik duruyordu. Düzgün gövdesi, serpilmiş dalları ve gür yapraklarıyla daracık bir alanda kök salmayı başarmış bir çitlembikti bu.
Baktım ki bir İSPARK görevlisi, ağustos güneşinin yakıcı öfkesinden kaçıp kendini bu ağacın serin gölgesine atmış. Taburesini altına çekmiş, sırtını kalın gövdeye yaslamış, park eden araçları oradan sakin sakin takip ediyordu. Güneşin altında kavrulmak yerine ağacın gölgesine sığınması hoşuma gitti, farkında olmadan gülümsedim. Böylesine bunaltıcı bir havada, serinliğin kıymetini bilen biriyle karşılaşmak insana iyi geliyor.
Bir an durup ağaca baktım. Binaların arasından başını dimdik kaldırmış, küçüçük bir toprak parçasında adeta "Burası benim!" dercesine hükümranlık kurmuştu. Güneş sızdırmayan sık yapraklarının arasından süzülen ışıklar, çimenlerin üzerine incecik huzmeler düşürüyordu. Caddenin ortasında, güneşin her detayı ortaya çıkaran ışığı altında daha da görkemli görünüyordu. Sanki yalnızca görevliye değil, caddeden gelip geçen herkese bir sığınak sunuyordu.
Görevli, taburesine kurulmuş, serin yerde oturmanın keyfini sürüyordu. Yanından geçerken selam verdim:
- Kolay gelsin usta! Madem bu ağacın gölgesine sığınmışsın, ismini de biliyorsundur herhalde, değil mi?” dedim.
Başını hafifçe yukarı kaldırıp şöyle bir baktı. Kıvranmaya başladı, tekrar baktı ama nafile... "Ben bunu biliyordum," dese de bir cevap çıkmadı ağzından. Daha fazla mahcup olmasına gönlüm elvermedi:
- Ben söyleyeyim sana, çitlembik ağacının altında oturuyorsun. Bu sıcak havada klimadan bile daha konforludur! dedim ve yoluma devam ettim.

Çocukluğum geldi aklıma. Mahallemizde, Büyük Havuz'a giden yokuşun kenarında, yöremizde "kis" dediğimiz kayalık zeminin üzerinde kocaman bir çitlembik ağacı vardı. Neredeyse bütün çocukluğumuz onun etrafında geçti desem, abartmış olmam. Dallarının arasından süzülen ışıkla renklenen gölgelerde saatlerce otururduk. O neşeli günlerde aklımızdan türlü afacanlıklar geçer, yüreğimizde kelebekler pır pır uçuşurdu. Meyveleri henüz yeşilken onları patlangaçlarımıza mermi yapar, hedefe nişan alarak atardık. Her isabette sevinçle koşar, kahkahalarla birbirimizi kovalardık. Olgunlaşıp siyaha döndüğünde ise avuç avuç yer, dilimizde bıraktığı o buruk tattaki gizli lezzetten keyif alırdık. Dallarının altındaki açıklık, biz çocukların gündüzleri buluştuğu, soluklandığı bir mekandı. Derebağ'da büyüyen her çocuğun o ağaca dair mutlaka bir hatırası vardır. Çünkü o, sadece bir ağaç değil, aynı zamanda çocukluğumuzun sessiz şahidiydi. Bizimle o çitlembik arasında sanki giz bir sır vardı.
Gündüzleri onun gölgesinde geçirdiğimiz saatlerin ardından, akşam olunca yolumuz bu kez caminin önüne düşerdi. Mahallenin tek aydınlık noktası, düzgün gövdeli, uzun bir elektrik direğinin çevresiydi. Sarı ışığın altında toplanır, günün son oyunlarını orada oynardık. Sanki o ışık görünmez bir çember çizerdi etrafımıza; o çemberin içinde dünya bizim olurdu. O solgun ışığın titrek aydınlığında yakar top oynar, saklambaçta birbirimizi ararken zamanın nasıl geçtiğini fark etmezdik. Gölgemiz uzar, neşemiz büyürdü.
Bazen bir ağacın gölgesi, bazen titrek bir ışığın çevresinde kurduğum hayalleri unutabilir miyim hiç? Kislerin üzerinde direnen o çitlembik ağacı da, sarı ışığıyla gecemizi aydınlatan o direk de hâlâ zihnimde birer sıcak anı olarak duruyor.
Zamanla mahalle değişti, sokaklar sessizleşti. Çocukluk ise rüzgâr gibi gelip geçti. O güzel günlerden, dallarda salınan hayaller kaldı geriye. Şimdi her şey daha başka, daha uzak. Ama bugün bile bir çitlembiğin gövertili serinliğinde birkaç dakika otursam, içimde tarif edemeyeceğim bir huzur belirir. Öyle ulvi bir sükûnet kaplar ki ruhumu, bütün kederlerim bir anda silinir gider.
Küçük ve Hoş Bir Hatırlatma
Ertesi hafta yine aynı yerden geçiyordum. Olacak bu ya, bizimki yine çitlembiğin dibindeydi! Selam verdim. Gülümsemesinden beni tanıdığını, geçen haftaki diyaloğumuzu hatırladığını anladım. Bu defa sadece parmağımla ağacı işaret ettim. Ne demek istediğimi hemen anladı. Yine yukarı doğru başını kaldırdı, ama adını bu kez de çıkaramadı. Gülümsedik. Şakayla takıldım:
-Bir dahaki sefere buradan geçersem ve hâlâ ağacın adını hatırlayamazsan, o zaman makbuzu ben sana keserim ha!
Bir yandan gülüyor bir yandan konuşuyordu:
-Vallahi biliyordum, ama yine unuttum. Sen şimdi söyleyince hatırladım. Çitlembik... Ne güzel isimmiş.
Sonra gözlerini yukarı çevirdi, yaprakların arasından süzülen ışığı bir süre seyretti:
-Eh, bu sıcakta bize kol kanat geren bir dost gibi... Hem serinletiyor hem de insanın içini ferahlatıyor. Adı da yakışıyor doğrusu. Bundan sonra unutmam artık.
Karşılıklı gülüştük. Biraz uzaklaştıktan sonra dönüp tekrar baktım. O an, yalnızca serinlemekle kalmamış, kısa ama içten bir dostluğu da paylaşmıştık. Betonların arasında dirençle boy vermiş bir çitlembik ve onun altında soluklanan insanlar… Böylesine sıcak bir günde, bir yeşilliğin koyu gölgesinde biraz durmak bile hem tabiatı hem birbirimizi hatırlatıyordu. Hayat bazen bir selamla, bazen küçücük bir gölge ya da molayla değişiyor. Belki de şehir dediğimiz yer, işte böyle hoş anlarla anlam kazanıyor.
Ne yazık ki tabiatla olan bağımız her geçen gün biraz daha zayıflıyor. Şehirlerin gürültüsü, ekranların ışığı, bitmek bilmeyen koşuşturmacalar bizi toprağın kokusundan, kuşun kanat çırpışından, yaprakların hışırtısından, göğün yıldızlı sessizliğinden uzaklaştırdı. Artık etrafımızda her gün gördüğümüz ağaçları, çiçekleri bile tanımaz hâle geldik. Her uçana ,"kuş" her açana "çiçek" diyoruz. Üç ağaç ismini peş peşe sayamaz olduk. Oysa her birinin kendine has bir kokusu, rengi, duruşu ve bir o kadar da güzel, anlamlı adı var.
Derin bir nefesi içimize çekebiliyorsak, bunu ağaçların varlığına borçluyuz. Her gün, farkına bile varmadan onların sunduğu oksijenle yaşıyoruz. Peki, onların kıymetini ne kadar biliyoruz? Tabiata, toprağa ve ağaca hürmet göstermek, onlara bir emanet gözüyle bakmak; kadim medeniyetimizin bize öğrettiği değerlerdendir.
Her Kuşun Bir Dalı Vardır
Rahmetli dedem, ağaçları budarken kuş yuvalarının olduğu dallara asla dokunmazdı. "Onlar da can taşıyor," derdi. Dallarını mekan tutmuş kuşları asla yerinden etmez, yavrularını emanet ettikleri bir ağaçtan onları mahrum bırakmazdı. Küçük gibi görünen bu incelik, aslında büyük bir insanlık dersiydi.
Sanırım İbnü'l-Arabî söylemişti, “Bir ağacın altında dinleniyorsan ya da gölgeleniyorsan bu da bir arkadaşlık sayılır. Eğer onun suya ihtiyacı varsa, arkadaşlık hakkı gereği onu sulaman gerekir.”
Ne zarif bir düşünce… Bu söz, insanla tabiat arasındaki ilişkinin nasıl bir derinlik taşıması gerektiğini gösteriyor. Tabiatla dost olmak, onu sadece bir fayda aracı olarak görmekle değil, ona bir yoldaş gibi yaklaşmakla mümkün olur.
Evet, tabiat kendini cömertçe sunuyor bize; gölgesini, meyvesini, rengini, huzurunu… Ondan faydalanıyoruz ama kıymetini ne kadar biliyoruz? Bu cömertliğe nasıl bir karşılık veriyoruz? İşte asıl mesele tam da burada başlıyor. Oysa biraz dikkatli bakabilsek, her daim etrafımızda nice güzelliğe şahit olabiliriz. Rüzgârın sesi, bir ağacın yaprakları arasından süzülen ışık, toprağa düşen yağmur damlaları, sabahın serinliğinde öten bir kuş...
Bunlar hep burada. Yeter ki biz, fark etmeyi bilelim. Hızla akıp giden bu zamanda biraz durup yavaşlayalım. Duyalım, görelim, hissedelim; hasılı kainatın sesine kulak verelim.
İnsana ve tabiata dost olmadıktan sonra, dünya neye yarar ki? Asıl olan; yaşadığımız toprağı sevmek, ona değer katmak ve bu emanete layıkıyla sahip çıkmaktır. Tabiatla kurduğumuz her dostluk, insanlara olan yaklaşımımızı da şekillendirir, bizi şefkatle yoğurur. Bir ağacın yeşil kalmasına vesile olabilirsek, kuşların sesini de yitirmeyiz.
Unutmayalım; toprağa dokunduğumuzda aslında kendi içimize dokunuruz. Bir yaprağın titreyişinde, bir rüzgârın esişinde, kendi varlığımızın derin yankısını duyarız. Zira tabiatla dost olan, en çok kendisiyle dost olur. Tabiatla dost olanın kalbi yeşerir; kalbi yeşerenin ise dünyası güzelleşir.
Cemal Balıbey








