Sosyal Ağ

 

Günün Fotoğrafı

ETKİNLİK TAKVİMİ

Beni Haberdar Et!

Yazarlar

Alıntı Yazılar

Medeniyet TV

GENÇ HAREKET

Yeni Anket

Prof. Dr. Kemal SAYAR İMH İzmir'de Konuştu.

20-03-2018

İMH İzmir Kış Sohbetlerinde, Kemal SAYAR Konuştu.
Haber: Ahmet GÜLC4N
 
İMH İzmir tarafından düzenlenen Kış Sohbetlerinin Mart ayı programında, Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi Psikiyatrist Prof. Dr. Kemal SAYAR konuk oldu. Program, yoğun ilgi nedeniyle her zamanki yerinin dışında, 700 kişilik Karabağlar Halk Eğitim Merkezi Konferans Salonunda yapıldı. 
 
Program, İmh İzmir Başkanı Uğur BAYRAK’IN selamlama konuşması ile başladı. Programın moderatörlüğünü her zaman olduğu gibi yine, Eğitimci Yusuf Ziya ERTUĞRUL yaptı. Programa İzmir merkez ve  çevre ilçelerinden de katılımcıların bulunduğu büyük bir dinleyici  kitlesi eşlik etti. Prof. Dr. Kemal SAYAR “İnsanın Mutluluk arayışı, Modern dünya da insan neden mutsuz? İtminan peşinde mi koşacağız yoksa mutluluğumu arayacağız?” sorularına açıklık getirdi.


 
Prof. Dr. Kemal SAYAR, konuşmasına ilk olarak İnsan ve Medeniyet Hareketinin kendisini davet etmesinden duyduğu onuru ve memnuniyeti dile getirerek başladı. Programa şu meyanda sözlerle devam etti: "Benim için her insan bir umut, her insan bir mucize. Benim için hepimizin her insandan öğrenecek bir şeyimiz var. Bu gün “modern dünyada insan neden mutsuz” başlığı altında bir konuşma yapacağız. 
Gerçekten insanlar içinde yaşadığımız dünyada, toplumda kendilerini daha mı mutsuz hissediyorlar, yoksa bu bizim Hüsn-ü Kuruntumuz mu? Bunu ölçmek için bazı göstergelerin elimizde olması lazım. Depresyon oranlarına bakın, İntihar oranlarına, madde kullanım oranlarına bakın, suç işleme oranlarına bakabilirsiniz. Maalesef bütün dünya da son 50 yılda bütün dünyadaki refah göstergelerine rağmen, hayatın bütün kolaylaştırıcılığına rağmen bütün bu olumsuz göstergelerde tırmanma var. Neredeyse 20-30 sene içinde iki üç katına çıkan olumsuz bir takım istatistikler var.



Peki ne oluyor da insan görece bir bolluğun içerisinde daha uzun hayatlar sürerken, daha rahat hayatlar sürerken mutluluk duygusundan uzaklaşıyor. Veya iç huzurundan uzaklaşıyor, İtminant duygusundan uzaklaşıyor. Ne oluyorda dünya giderek ötekine sırtımızı döndüğümüz, adeta zalimlerin zalimliklerini çok rahat icra ettiği ve bizim de elimizden bir şey gelmeden olan biteni seyrettiğimiz bir dünya haline geliyor. Ne oluyor da dünyanın bir kısmı refah içinde yaşarken, bir kısmı hakkı zaruret içinde en temel ihtiyaçlarını bile karşılayamadan yaşıyor. Bu şekilde çarpık ve adaletsiz bir sistem içinde yaşayıp gidiyor. Bütün bunlar hepimizin kendimize sorması gereken sorular, hepimizin vicdanımızı kanatması gereken, hepimizin ahlaken sarsması gereken, cevap aramamız gereken sorular. 

 
İtminan: İtminan, bizim dünyamıza ait bir kelime, mutluluk ta eski Yunandan beri konuşulan bir şey. Ama eski Yunan toplumlarındaki mutluluk anlayışı ile bu günkü modern batının tasaffur ettiği mutluluk anlayışı aynı değil. Daha kadim gelenekler mutluluğu, erdemli faziletli hayatlarda bulmuşlar. Yani bir insan Ahlaki olarak doğru, erdemli, faziletli bir hayat sürüyorsa, yaşadığı hayattan bir başkasının hayatına ışık düşüyorsa, onun yeryüzündeki varlığı hayr olarak iyilik olarak yeryüzüne dönüyor ve yayılıyorsa o insanın mutlu olduğunu düşünmüşler. Bu gün ise modern gelenekte hepimiz ne düşünüyoruz; Mutluluk Hazla alakalı, ne kadar çok haz biriktirirsek, ne kadar çok kendi hazlarımızı tatmin edersek, hazlarla dolu anlarımız ne kadar çok olursa o kadar mutlu olduğumuzu zannederiz. Bununla ilgili ben hep deniz suyunu örnek veririm.
 
İnsanlar deniz suyu içmekle su içmiş olurlar, ama susuzluklarını gideremezler. Tam aksine daha fazla susamış olurlar. İşte maddi olan ile insanın daha çok mutlu olacağı yanılsaması sadece bazılarının ceplerini çok iyi doldurur. Ama maalesef ne kadar çok dükkana girersek, ne kadar çok ürün tüketirsek o kadar çok mutlu olacağımız yönünde bir yanılsama yaratılıyor. Bu kadar tüketime rağmen insan mutlu olamıyor. Daha farklı bir şey arıyoruz, Hz. İbrahim’in aradığı gibi (Hz. İbrahim kendisine bir rab arıyor.) insan hayatta kendisini aşan bir ülkünün peşinde koşmak istiyor. 


 
Tolstoy’un da dediği gibi insan ne ile yaşar: Sevgi, merhamet, umut, vicdan, hayal, korku, amaç ve hedef için yaşar. İnsan bunlar için yaşar ama bir taraftan da ANLAM için yaşar. Hepimiz anlam üreten varlıklarız. Yeryüzünde varlığımızın bir anlamı olmasını istiyoruz. Temel mesele aslında bu NİÇİN varım? Niçin bu dünya da var olmaya devam ediyorum?  
 
Gestalt terapisinde şöyle bir şey vardır, insan kendisini insan yapan değerlerini atarsa, geriye senden ne kaldı? Yeryüzünde üzerine taktığın babalık, Profesörlük gibi nişaneleri bir bir atınca peki sende ne kaldı. Bu soruya hepimiz bir cevap bulmak zorundayız. 


 
Düşünün iki saatlik bir ömrünüz kaldı, peki bu iki saati nasıl değerlendirirsiniz. Söyleyeceğiniz onca özel davranışları, şimdi yapmanıza engel olan şey nedir? Hayatımda o çok değerli iki saati neden şimdiden yürürlüğe sokmayayım. Neden bu günden o hayatı yaşamaya başlamayayım. 
 
İtminant dolu bir yaşam için ilk adımlardan bir tanesi bu. Hayatta ne acil ne önemli bunun ayrımını yapmak. Çoğu zaman çok basit şeyleri acil kategorisine sokuyoruz. Ama o değerli şeyleri, önemli şeyleri erteliyoruz. Bu egzersizi hayatın içinde bazen yapmak lazım. Buna rabıtayı mevt te diyorlar bazıları. Yani ölümle alaka kurabilmek ölümle hayatı yeniden anlamlandırmaya çalışmak. Bu hayatı anlamlı yaşamanın bir çabası bir çilesi içinde olmalıyız. Herkesin yaptığını yapmamalı, herkesin gittiği yoldan gitmemeliyiz. Bize ait bir yol, bir renk, bir koku bir ses bırakmalıyız arkamızda. Bu iyi çocuk yetiştirmek olabilir. Kendimizi ahlaken daha iyiye getirmek olabilir. Allah’ın rızasını kazanmak için elimizden geleni yapmak olabilir. Yani beni aşan bir ülkünün peşinde olmalıyım. 


 
İnsanı itminant sahibi yapan şeylerden biri; Mutlu olmak değil, dertli olmaktır. Bir derdi olmaktır. Kendi benliğini aşan bir derdi olmaktır. Sadece kendimiz için istediğimiz bir hayat çok basit bir hayat, bu benim susuzluğumu dindirmez. İnsanlığa daha büyük hizmetlerin peşinde koşmayı da başara bilmeliyim. Yani kendimi benden daha büyük bir bütünün, benimle zeval bulmayacak, benimle bitmeyecek bir idealin, ülkünün peşinde olmalıyım. 
 
Hayatta hedefleri çok yukarılara koyduğumuz, gerçekler ise daha aşağıda olduğu zaman aradaki boşluğa biz ‘Hayal kırıklığı boşluğu’ diyoruz. Bu aralık ne kadar büyük olursa insan o kadar mutsuz oluyor. İnsanın hayatta daha mutmain ilerlemesi için gerçeklerle uyumlu hedefler belirlemesi lazım. 
 

 
Ulaşılabilecek bir hedefler belirlemesi lazım. Ama Çinlilerin de dediği gibi bin fersahlık yol bir adımla başlar. O adımı atabilecek cesarete sahip olmamız lazım hayatta. Ben buna, OLMAK CESARETİ diyorum. Yani kendi olmak cesareti. Bir başkasının alkışlayacağı, bir başkasının soktuğu kalıpta biri değil. Kendi ruhumuzun ihtiyaçlarına kulak vererek, kendi değerlerimizin ekseninde yaşamak. Bu da insanı İtminana götüren yollardan biridir. Kendi bildiğim yolda ne kadar dirayet gösterebiliyorum.
 
Dirayet, basiret, feraset çok güzel kelimeler. Bunlar aslında bizim ruh dünyamızı aydınlatan çok zengin kelimelerdir. Ne kadar kendimiz olma yolunda incinmeyi, itilmeyi, kakılmayı ne kadar göze alabiliyoruz. İşte bir ruhun sağlamlığını ve iç bütünlüğünü ölçen şeylerden bir tanesi budur. İç bütünlük denir buna. Değerlerine sahip olma, ruhuna yabancılaşmama, İtminanta götüren şeylerdir. 
 
Bir başka değerimiz AİDİYET; ben neyin, kimin bir parçasıyım. Dostlarım var mı, derdim ile ilgilenecek, derdi ile ilgilenebileceğim bir dostum var mı? Bizim toplumumuz hala bu bakımdan bazı imkanları barındırıyor. Hayatı menfaat için satmadığımız, ruhumuza sadık olduğumuz için hala bu imkanları ruhumuzda içimizde barındırıyoruz. Yurtdışında görev yaptığım zamanlarda kendi kendilerine konuşan insanlarla karşılaşıyordum sokaklarda. Bu insanların akıl sağlığı yerinde, sadece konuşacak hiç kimsesi yok. İnsana susamış yaşlılar gördüm. 
Ferüdittini Attar’ın  bir hikayesi vardır; iki saka yolda karşılaşıyorlar, biri diğerine, yaa güzel kardeşim bana biraz su versene diyor. Diğeri buna şaşırıyor. Be gafil adam senin kırban dopdolu, niye benden su istiyorsun dediğinde ilk saka; Güzel kardeşim sen oradan bir bardak su ver, çünkü ben kendi suyumdan bıktım diyor. Aslında adam burada yalnızlıktan bıktım demek istiyor. Hayatta bizi en mutlu eden şeylerden bir tanesi hikayelerimizi paylaşmaktır. Çünkü insan hikayeleri üzerinden kendisini tanır. İki insan bir sohbette, hikaye alır, hikaye verir ve oradan artık farklı olarak oradan ayrılır. Her sohbet bir imkandır. O yüzden bu buluşmaları iyi değerlendirmek lazım. Neden modern dünyada depresyon riskleri yüksek? Çünkü yabancılaşma var. 
 
Yabancılaşma nedir? Babanın oğla, oğlun babaya, annenin babaya yardım edecek hali kalmamasıdır. Modern hayatın içerisinde maalesef en kolay feda ettiğimiz şeyler, yakın ilişkilerimizdir. Hayatın özünü oluşturan şeyler parayla değiş tokuş yapamadığımız şeylerdir. Hayatın asıl cevheri bir gülümseyiştir, bir bakıştır, sevgidir, dayanışmadır, kardeşliktir, dostluktur. Kayıtsız şartsız bu değerleri birine verebilmektir. Bunları ne kadar yapabildiğimizi kendimize sormamız lazım. Modern dünyada hep şöyle bir durumla karşı karşıyayız. Ağzımızdan çıkan sözle davranışlar arasında bir yarık oluşuyor. Söylemde hepimiz mükemmeliz ama eylemde çok fakiriz. Ama biz sözü özü bir olabildiğimiz kadarıyla kendimize karşı dürüst insanlar haline gelebiliriz. Özü sözü bir olmak, kendine dürüst olmak. Önemli basamaklardır. Herkes kendi zaviyesinden olayları görür ve göstermek ister. (Herkes kendi çanağına sağar) herkes kendini haklılaştıracak hikayeler anlatır bu hayatta. Kendine dürüstlük; insanın kendi kör noktalarını görebilmesi, kendisiyle yüzleşebilmesi, kendi eksikliklerini görerek telafi edebilmesi demektir. Kemalat yolculuğu, olgunlaşma yolculuğu budur. Bütün manevi terbiye disiplinleri bize bunu öğretiyor. Kendinle yüzleş, kendini kandırma. Ama hayatta bir yerden bir yere gelebilen insan kendini eleştirebilen, nefsini sorgulayabilen ve hatalı yaptığı şeyleri görebilen, kendini daha iyi bir yere taşıyabilen insandır. Bununda en önemli şartı kendine karşı dürüstlüktür. Özgüvensizlikte aşırı özgüven de problemdir. 
 
Hakikat korku duymaz. O sorulardan çekinmez. Soru sormak aklın gıdasıdır. 
Anlam konusundan bahsedelim biraz. İkinci dünya savaşında kamplarda kalan insanla yapılmış çalışmalar var. Bunların bazıları çok kolay ölüme kendilerini teslim etmişler, bazıları ise direnmişler. Niçin direndin sorusuna, çünkü sonunda yapmak istediğim bir şeyler vardı. Bir hedefi bir gayem vardı. Bu işgenceyi boşa çekmediğimi düşünüyordum. Niçin yaşadığını, neye hizmet ettiğini bilmek, varlığın nereye aktığı ile ilgili bir kanaate bir fikre sahip olabilmek. İşte bu bizi ayakta tutan şeylerden bir tanesidir.
 
Eskiler, iki nefes arasında ayık olmak, iki nefes arasında hayatı nasıl yaşadığını bilmek gerekir.  Doğum, nefesi bebeğin içine almasıyla başlıyor ve ölüm o son nefesi vermektir. İki nefes arasında geçen bir ömür. İki nefes arasında her anın kıymetini bilmek gerekiyor. 
 
Anda olmak, anın kıymetini bilmek gerekiyor. Depresyonda insan geçmişin baskısı altında yaşar. Geçmişin ve geleceğin aşırı derecede üzerimize baskı kurduğu anlarda kendimizi yeterince iyi ve mutlu hissedemiyoruz. Hayat bir gündür o da bu gündür. Hepimiz anda kalabildiğimiz, anın hakkını verebildiğimiz zaman yaşadığımız hayatı daha güzel ve daha anlamlı yaşıyoruz. Anda kalmak: birisi ile konuşurken onun gözlerinin içine bakarak konuşmaktır. Sevgi ilişkisini kuramıyoruz çocuklarımızda, çocuklarımız yüzlerine bakılmayı daha çok hak ediyorlar. Anda olmak dostlarımızla beraberken ekrana bakmamaktır. Onu yapınca o andan çalıyorum. Bazı evler eğlence merkezleri gibidir. Herkes bir tarafta bir şeylerle ilgileniyor. Bu işte yabancılaşma ve yalnızlaşmadır. Bizim buna karşı bir panzehir geliştirmemiz lazım. Organik insanlar olmamız lazım. Sahte değil. Zamanın, nefesin anın hakkını verebilmek her dem uyanık ve sorumlu bir bilinçle hareket etmemiz gerekiyor. 
 
Sorumluluk: Hayatı laylaylom yaşamamak gerekir. Sorumluluk mesuliyet sahibi biri olarak yaşamamız gerekiyor. Hiç kimse aynı anda hem umutsuzluk hem de sorumluluk duygusuna sahip olamaz. Umutlu insan sorumludur. Sorumlu insan gelecekten umut eder. Çünkü bir şeyleri değiştirmek için çaba harcar. Çaba harcamayan insan umutsuzdur. Korku ve ümit arasında salınır insan. Korku yanlış bir varoluşa savrulma korkusu, ümit hayatı onarma ve daha güzelleştirme ümididir. Ancak bir mesuliyet hissedersek hayatta bir taşın üzerine taş koyarız. Bakın büyük insanlara tarihin akışını değiştiren insanlara her zaman bir mesuliyet hissetmişlerdir. Dünyayı bulduklarından daha iyi bırakmak istemişlerdir. Sorumluluk duygusu  bizi harekete geçiren bir şeydir. Dünyanın bir yerinde biri açı çekiyorsa ben öyle duramam, “merhamet beni eyleme çağırıyor.”  Sorumluluk önce kendime karşı. Dürüstlük gayret emek, alınteri. 
 
Kur'an, hep iyiliğin taşıyıcısı ol, merhametin taşıyıcısı ol diyor. Hiçbir zaman vazgeçme diyor. Vazgeçmeyen insanlar tarihi yazıyor. İyimserler tarihi yazıyor. İyimserler çünkü, hayatı bulduğundan daha iyi bırakmak isteyen insanlardır. Yani gelecek bundan daha iyi olabilir dediğimiz sürece hayatımıza yeni şeyler katabiliriz. Hepimiz için aslında bir yıkılış öyküsü aynı zamanda yeniden bir doğuş öyküsüdür. Bizim inancımızda “her şerde bir hayr, her hayr da bir şer vardır” 
 
Çin atasözünde dediği gibi, dalga yükseldikçe sandal da yükselir. Buna psikoloji de post travmatik büyüme diyorlar. Travma sonrası ruh acıyla olgunlaşıyor. Aslında acıdan uzak olmak, kolaycı hayatlar yaşamak istiyoruz. Ama insanlık acının çemberinden tam geçmeden olgunlaşmıyor. Sevdiklerimizi toprağa veriyor, sahip olduğumuz bazı şeyleri kaybediyoruz. Böyle böyle olgunlaşıyoruz. Bütün bunlar her şeyi yerli yerine oturtmamızı hayatı anlamlandırmamızı sağlıyor.

İnsan için modern mana da mutluluk koşusunun bir sonu yok. Haz ve tatmin odaklı bir mutluluk bizi itminant sahibi, huzur sahibi yapmayacak. İnsan mutlu olmayı değil, derdi olmayı arasın. Ama bu derdimizde bize daha iyi bir insan olmanın, daha kamil varlıklar olmanın, kendi hatası ile yüzleşebilen, kendini geliştirmek için çaba harcayan, hakikati sadece kendisinden ibaret görmeyen, başka insanları kendi içine alan dinleyen, etrafında insan tutabilen, insanlara yardım edebilen, bu hayatta düşebileceğini bilmek kadar yükseleceğini de bilen insanlar olursak bu hayatta mutlu insanlar oluruz. Yaratılış gayesini unutmamalı…"

Programın sonunda, salonda bulunanlar katkıda bulundular ve sorularını Prof. Dr. Kemal SAYAR’a ilettiler. Soru-cevap kısmının ardından hocamız seyircilerimizle kitap imzaladı. Konuğumuza, İnsan ve Medeniyet Hareketi İzmir adına Plaketini İMH-İzmir Başkanı Uğur BAYRAK takdim etti. Çekilen fotoğrafının ardından, güzel dileklerle programımız tamamlandı.

 
Programımızın sonunda emeği geçen herkese teşekkür ediyor, köklü bir medeniyetin uzantısı olan İnsan ve Medeniyet Hareketi’nin medeniyet tasavvuru için gösterdiği-göstereceği  emek ve gayretlerinde üstün başarılar diliyor ve çalışmalarını bereketli kılmasını Yüce Allah’tan temenni ediyoruz.
 


Yorum Yaz


E-posta :


saklı tutulacaktır

İsim :


Yorumunuzun yanında gösterilir

Yorumu Gönder

Mevcut Yorumlar

  • Gönderilmiş hiç yorum yok. İlk yapan siz olun!