İhtisas Kurumları
Mutlu Aile

Mutlu Aile

Mutlu Aile Mutlu Çocuk Eğt. Kül. ve Day. Der.

WEB SİTESİNE GİT
Enderun Özgün Eğitimciler Derneği

Enderun Özgün Eğitimciler Derneği

Enderun Özgün Eğitimciler Derneği

WEB SİTESİNE GİT
GİV

GİV

Girişimci İş Adamları Vakfı

WEB SİTESİNE GİT
İnsan Vakfı

İnsan Vakfı

İnsan Eğitimi Kültür ve Yardımlaşma Vakfı

WEB SİTESİNE GİT
Semahat ÖZYÜREK

GASSAL İLE MEYYİT 2

GASSAL İLE MEYYİT 2

              İşit En Büyük Sesi

 

    Dünya ile ukba nasıl ki birbirleri ile muhatap ise, gassal ile meyyit de hem fiziki hem manevi aynı şekilde muhataptırlar.

Kavramak, icra etmek, nasihat dile getirmek, ibret almak ve yansıtmak gassalın görevi iken; nasihat etmek, ibret bırakmak meyyite düşüyor. Öyle yaşa ki, ölümün bile nasihat etsin. Tabi biz bunun tecellilerini görmüyor değiliz.

   Görev gereği, ölümün soğuk yüzünü hatırlattığımdan olsa gerek ve insanın en ürktüğü şeylerden biri cansız beden olduğundan olsa gerek, gassal denince insan dışı bir yabancı görülür gibi olur.

    Neydi gassal? Acaba sadece ölü yıkayan mıydı? Neden yıkar, neyi yıkar, nasibi nedir? Kimdi gassal?

    Berzah yolculuğunun son misafir perverleri…

    Her uğurladıklarının ardından âlemi kubûrun med cezirleri…

    Hayreti artarken aklı beynine, kalbi göğsüne sığmayanlar…

    İbretin en alasını alanlar…

    Akıbeti unutup, dünyaya dalma şansı olmayanlar…

    Melekler şahitliğinde, hakkın huzuruna kulunu hazırlayanlar…

    Her mevta ile bir kez daha ölüp, âlemler arasındaki ölümü öldürendir gassal…

    Ben kelimesinin insana ne kadar tezat düştüğünün utancında benliğini silendir gassal…

    Empati halinde bu devre-i mülkü temaşe edendir gassal…

    Zira insan iken meyyit oluşun en canlı şahididir gassal…

    

    Her ne kadar dil ile necasetten temizlemeye niyet etse de sadece şehri vücudun kirleri değil, son dünya sonunda dünyanın tüm kirlerinden arınsındır niyeti. Ol Resul’ün (s.a.s) dediği gibi: Dökülen abdest suyunda; günahların, hataların, nisyanların akıp gitmesidir niyazı…

   Her azayı üçlerken, dillerin susturulup bütün azalara konuş emri verildiğinde, âdemoğlunu nasıl çetin bir akıbet ile karşı karşıya olduğunun ürpertisindedir. Ve kendisinin de en çok ihtiyacı olan merhamet ile sınanmaktadır. Merhamet etmeyene merhamet olunmaz tecellisi orada da ensesindedir. Ve bu görevi hakkıyla yapmanın idraki ile birbirimizden şikâyetçi değil, birbirimize şahit olalım umuduyla muhatabımın başındayım.

      Hazırlığını yaparken hiçbir itiraz belirtisi göremiyorum.

      Sadece derinlerden bir inilti işitiliyor:  “ Yavaş, yavaş… Canın acıyarak dokun bana. Acımaz zannettiğin cansız bedenim acılar içinde. Pek çetin olan ruhun terki daha yeni gerçekleşti. Bilmez misin can vermek kolay değil. Azrail’in elinden yeni çıktım. Her bir hücrem liğme liğme. Tuttuğun yerimden ıztırap akar. Bana merhamet et ki; merhamet istemeye yüzün olsun. Belki benden çok ihtiyacın olacak merhamete. ”

      Ve usul usul haykırıyor teneşirden : “ Unutma! Aldığın her nefes çok kıymetli, zayi etme. O’nu anmadan nefes almayasın ki, O’nu anmadan vermeyesin nefesi. Ziyandır O’nun için yaşamadığın her an. Ziyandır davetini işittiğin vakit, başının olduğu yerde secdeye düşmemesi. Hayret verici değil mi dizlerinde derman kalması… İmkân elde iken teslim olmazsan, çaresizlik girdabında işte böyle teslim olursun .”

     Nefesimi kesen sessiz nasihatten sonra Kürre-i dünyaya geri dönüyorum. Suyu her döktüğümde, ruhumun semalarını delmeye devam ediyor haykırış.

 

“Yıka beni… Dünya necaseti kalmasın üzerimde.

  Yıka beni… Ziyan ettiğim ömrüm temizlensin.

  Yıka beni… Gözlerin gördüğü ve görmediği temizlensin.

  Ilık olsun suyum. Nedamet ateşimi dindirsin... ”

   

     Unsuru toprak olan beden kafesi, Allah’ın emrinden olan ruhu taşımaya memur iken, belki de bilmiyordu ne kutlu bir emanet taşıdığını. Emaneti tesliminde belki yorgun- bitkin düşmüştür. Belki kirlenmiştir. Belki günahlardan yaralanmıştır. Asli unsuruna bir nebze inşirah, zahiri ve fiili bir rahatlama, üzerinde necaset bulunma ihtimali sebebiyle ve iman nuru ümidiyle, su ile suretini, dua ile sîretini temiz iade edebilmek için cesedi serfi naz etmeye niyet ediyoruz. Ve bir niyazdır dudaklardan dökülen : “Ya Rab; biz suyun ile yıkıyoruz, sen affın ve mağfiretin ile temizle .”

        Adeta yakamdan tutmuş sirkeler gibi yalvarırcasına: “yıka beni… Ve beni yıkarken ne olur benimle kendini de yıka. Gafil olma.  Güneşin batıya kaymadan, can hulguna varmadan, sen seni yıkayabiliyorken başkaları yıkamadan, ne olur kendini de yıka.

   Dökülen her damla ruhumu ıslatır. La ilahe illa ente subhaneke inni küntü minezzalimin gayri ihtiyari dökülür dilimden.

   “Ğufraneke Ya Rahman” merhalesinde Rahman’ın tecelliyatında tavaf eden kâinatla mestü acze düşer gassal ile meyyit.  Hasbünallah ve ni’mel vekil’den gayrı her şey silinir yâdımda. Dolanır dilimde Akif’in hiçliği beyanı kabullenişi…   

  

   ‘’İlahi; emrinin avare bir mahkûmudur âlem.

     Meşiyyet sende, her şey sende. Hiçbir şey değil âdem.

     Fakat hala vücut ispat eder kendince hey sersem…

     Bugün üç-beş karış toprakta varlıktan vururken dem,

     Yarın toprak kesilmiş varlığından fışkırır matem.’’

 

 

Son Terzi

 

       İnsan kıyafeti ile karşılanır, ilmi ile ağırlanır, edebi ile yüceltilir. Bundandır insanoğlunda daime ne giysem kaygısı varolagelmiştir. Ve daha ziyade beğenilme arzusu, moda sirkülasyonu…

Oysa Yaradan ne giyeceğimizi belirlemişti. Gelirken sahibinin emri çerçevesinde giyinen insan, giderken de sahibinin emri çerçevesinde giyinerek gidiyor. Çünkü her ikisinde de irade kendinde değil. Giydiriliyor…

İnsan iradesi kendinde iken Emrullahı çiğneme cesareti gösterebiliyor. Lakin varış Allah’a…

    Ve kendimi son moda kıyafeti biçerken buluyorum. Bu modaya kimsenin bir itirazı olamıyor. Bunu giymem, bana yakışmadı demiyor. Neydi o rengârenk, cümbüş içinde, yakıştı, yakışmadı yarışları… En güzeli benim olsun, benzeri kimsede olmasın hissiyatı…

Bugün ne giysem telaşeleri… Bir giydiğimi bir daha giymem şamataları… Neydi senin bile olmayan bedeni şekilden şekile sokma mücadeleleri? Emanete riayet müminin sıfatıydı. Ne hor kullandık bu beden emanetini. Dile gelip her azanın şikâyetçi olacağını bile bile… Ne kaldı o günlerden hesabından ziyade! Seçenek hakkı yok.

    Son terziye, son moda, tek moda emredilmiş. Rabb’in huzuruna kullunu hazırlarken. Eller hazırolda, kıyamet gömleğini başından aşağı geçirirken fersah fersah âlemlerin haşyeti kaplar içimi.

Ey asi insan, ey nefsim! Hani istediğin gibi yaşardın? Kimse sana karışamazdı… Bak şimdi rahat bile değil. Eller hazırolda, gidiyorsun huzura… Oysa hep hazırolda olsaydık… Lebbeyk Allahümme Lebbeyk haykırsaydık. Bu gidiş ne şanlı bir gidiş olurdu.

     Nedendir geldiğin gibi yine beyazlara sarılıp gönderiliyorsun? Çünkü beyaz leke kabul etmez. Geldiğimiz gibi tertemiz gitmekti son arzumuz. Geldiğimiz gibi lekesiz gidebilir miyiz?

Ah nefsim, demedi mi Rabbim “en güzel elbise takva libası” diye, demedi mi “üstünlük ancak takvada” diye… Bozuk para gibi harcadın ömür servetini. Şimdi ne yüzle gitmektesin.

Bağlarını bağlarken dahi bu gidişin telaşıyla dökülür mısralar,Tahirul Mevlevi’nin dilinden;

 

   ‘’Eli boş gidilmez gidilen yere,

     Rabbim boş gelmedim, ben suç getirdim,

     Kimse taşıyamazken bu ağır yükü,

     İki kat sırtımda pek güç getirdim.’’

 

Rüzgâr gülleri biçip giderken bahçıvanın hissi gibidir,

Meyyit emre tabi olup giderken gassalın bağrında kopan fırtınalar.

Kâh meyyitle beraberdir, kâh ardı sıra kalanlarla…

Kâh teneşirin üstünde, kâh kabrin yalnızlığında.

Durmaksızın dönen akreple yelkovanın, her tıkırtısı ömre darbe vurmakta.

Düşündükçe mecal kalmaz büyük buluşmaya…

Heyhat!

İyi ki senin kulunuz Ya Rabb…

 

 

21.09.2021     Semahat Özyürek

 

 

 

 

 

 

Diğer Makaleleri