İhtisas Kurumları
SİNA

SİNA

Sağlıklı İnsan Derneği

WEB SİTESİNE GİT
HAREKET SPOR KLÜBÜ

HAREKET SPOR KLÜBÜ

GENÇ HAREKET SPOR KLÜBÜ

WEB SİTESİNE GİT
Mutlu Aile

Mutlu Aile

Mutlu Aile Mutlu Çocuk Eğt. Kül. ve Day. Der.

WEB SİTESİNE GİT
Enderun Özgün Eğitimciler Derneği

Enderun Özgün Eğitimciler Derneği

Enderun Özgün Eğitimciler Derneği

WEB SİTESİNE GİT
GİV

GİV

Girişimci İş Adamları Vakfı

WEB SİTESİNE GİT
İnsan Vakfı

İnsan Vakfı

İnsan Eğitimi Kültür ve Yardımlaşma Vakfı

WEB SİTESİNE GİT
Cemal BALIBEY

Hangi Dağda Kalacağımı Ben de Bilmiyorum.

Birkaç gün önce Bahattin ağabey ile vedalaşmış, onu kapıdan yolcu etmiştim. Hafta başı yayınevinde, masamın başında mutat işlerle uğraşıyordum. Öğle civarı Mehmet ağabey selam vererek içeri girdi ve oturdu. Bu defaki ziyareti öncekilerden farklıydı; bir şey söylemek istiyor ama kelimeleri adeta dilinde tartıyordu. Konuyu nereye getirecek diye endişeyle beklerken o acı haberi verdi: “Afganistan’da bir uçak düşmüş, Bahattin de içindeymiş! Henüz haber alınamıyor…”

​Hiç beklemediğim bu haber beynimde bir fırtınaya dönüştü, ardından içimde devasa ve tuhaf bir boşluk oluştu. Kulaklarım uğuldamaya başladı, bakışlarım donuklaştı, dünyam bir anda karardı. Bir müddet sessizliğe gömüldüm. Hayati ağabeyin vefat haberini aldığımda da benzer bir hâle bürünmüştüm.

Yine de içimde bir umut kırıntısı vardı; uçak karlı Hindikuş Dağları'na düşse de Bahattin ağabeye bir şey olmamıştır, bir yolunu bulup yaşıyordur diye teselli arıyordum. Parçalanmış uçağa rağmen gelen “sağlam bir yelek bulundu” haberi beni hâlâ ümitvar kılıyordu. Fakat düşen uçaktan kimsenin sağ kurtulamadığı kesinleşince, “İnna lillâhi ve innâ ileyhi râciûn” diyerek teslim olmaktan başka çaremiz kalmadı.

İnsan; sevdiği, daha birkaç gün önce kucaklaşıp ayrıldığı, sesi hâlâ kulaklarında çınlayan bir ağabeyinin vefatını ilk anda kabullenmekte gerçekten çok zorlanıyormuş.

​İlk tanışıklığımızdan bu yana geçen onca zaman, bir film şeridi gibi gözlerimin önünden akıp gitti. 1979 yılında, İzmir İlahiyat Fakültesi'nin hemen arkasındaki çamlıkta kurduğu kamp çadırında tanışmamız belirdi zihnimde… Nihayetinde, yetimhane kurmak için Afganistan’a gitmeden sadece bir gün önce yayınevine uğrayışını, kendi bahçesinden toplayıp getirdiği "Mayıs yeşili" eriklerle yaptığı o son ikramı hatırladım. Sonra kucaklaşıp vedalaşmıştık… Meğer o, dünya gözüyle son görüşmemizmiş.

Bahattin ağabeyle otuz yılı aşan bir ağabey-kardeşlik hukukumuz vardı. Benim gözümde yeri bambaşkaydı. O boğuk, genizden gelen etkili sesiyle artık kim “Cemal!” diye seslenecekti bana? Hiç beklenmedik anlarda yayınevinin kapısında, içten gülen gözleriyle kim belirecekti? İstanbul’da kaldığında, sabahları Kürt böreği, çay ve doyumsuz muhabbetten oluşan kahvaltılarımızı kiminle yapacaktım? İçinden çıkamadığımız müşküllerimiz için kimin kapısını çalacak, kiminle istişare edecektim?

Koca dünyada yalnız kalmış, yarınsızlaşmış gibi hissettim kendimi. Bir an onun o meşhur sözü yankılandı zihnimde: “Hangi dağda kalacağımı ben de bilmiyorum!”

Gençlik yıllarında, 1980’lerde cihat için Afgan dağlarındaydı. Yıllar sonra bir yetimhanenin kuruluş çalışmaları için gittiği aynı topraklarda; Kunduz’dan Kabil’e dönerken, Hindikuş Dağları'nda maşukuna kavuştu. Afganistan sanki onu geri çağırmıştı. Yıllarca o dağlarda Afgan kardeşlerinin yanında işgale ve zulme karşı savaşmış; mücahitlere silah arkadaşlığı, ağabeylik yapmış, mazlumlara el ayak olmuştu.

Afganistan cihadı onun ilk aşkıydı. Bu uğurda yıllarını vermiş; kanını, terini ve gözyaşlarını o topraklara akıtmıştı. Önce Rusların, sonra ABD’nin yetim bıraktığı nesiller sahipsiz kalmasın diye yine oradaydı. Kader onu, dağlara vurgun yüreğiyle tam da orada yakaladı. Gönlü gibi bedeni de omuz omuza saf tuttuğu Afgan şehitleriyle, Bilal Yaldızcı ile aynı coğrafyada, karlı dağlarda kaldı.

Darısı Bize İnşallah

​​Onun vakti şehadete ayarlıydı; hayatını bir şehit şuuruyla yaşadı ve öylece noktaladı. Bir insana şehadet ancak bu kadar yakışırdı.

​Bahattin ağabey, "Müsaferet" adlı hikâyesinde, Dağıstan’da şehit olan Muhammed’i anlatmıştı. Muhammed, Keşmir cihadına katılmak için Tahran’dan otobüse biner; tevafuk eseri yanındaki koltukta oturan kişi Bahattin ağabeydir. Muhammed, İstanbul’da misafir olduğu arkadaşlarından onun namını duymuştur. Pakistan’a kadar uzanan bu yolculukta; Bahattin ağabey, kendisini pürdikkat dinleyen Muhammed’in o derin gülümsemesini gördüğünde, onun Keşmir’de şehit olacağı hissi içine doğar. Lahor’da onu otobüse bindirip yolcu ederken içindeki bu hisle vedalaşır.

​Bir yıl sonra İzmir’de bayram ziyaretine gelen Muhammed’i karşısında görünce şaşırır; içinden “O şehit olmalıydı!” diye geçirir. Ziyaretin ardından, tıpkı Lahor’da olduğu gibi onu tekrar yolcu eder. Dört yıl sonra, yine bir bayram günü İstanbul’dan gelen bir gençle kahve içerken Muhammed’in Dağıstan’da şehit düştüğünü öğrenir. Hikâyeyi şu ulvi özlemle bitirir:

“Demek o da orada şehit oldu. Keşmir'den dönünce şaşırmıştım; meğer nasibi Dağıstan’daymış. Şehitlerin bakışında, gülüşlerinde ortak kareler oluyor. İnna lillâhi ve innâ ileyhi râciûn. O sözünde durdu; darısı bize inşallah!”

​O, şehadeti bir ömür boyu aradı; nasibi ise yıllar sonra yine o karlı dağlarda, Hindikuşlar'daymış. "Darısı bize inşallah" diye ettiği o içten dua, yıllar sonra yankısını bulmuş; dilekçesi kabul görmüş ve o da bir daha geri dönmemiştir.

​Bahattin ağabey, Afgan cihadında sadece saf tutmakla kalmadı, aynı zamanda tanıklıklarını tarihe not düştü. Dönemin edebiyat okulu olan Mavera dergisinden Cahit Zarifoğlu, cepheye ulaştırdığı mektuplarla onu yazmaya teşvik etmişti. Onun cepheden yazdığı; savaşın tam kalbinden süzülen bu satırlar, bizlere Afgan cihadının sıcaklığını ve ruhunu bizzat yaşattı. Yaralandığını da yine bu günlüklerden öğrendik:
​“4 Eylül... Tanklar nefes almadan bombalıyor. Sol omzuma orta şiddette, yumruğa benzer bir şey çarptı. Gözlerim omzuma kaydı. Sol kolum sarkmış, omuzdan itibaren kan içindeydi. Kolumda ne bir his ne de bir acı vardı; kan iplik gibi süzülüyordu.”
​“Afgan cephesinde vurulan mücahitlerin neden günlerce bekletildiğini sonradan öğrenmiştik. Yaşama devam edeceği anlaşılanları cephe gerisine götürüyorlardı. O gün bekletilen iki kişiydik ve diğer arkadaşım yeni günü göremedi; şehitler kervanına katılıp gitti.”

​Bahattin ağabey, cephede savaşırken ve gazi olup hastanede yatarken tuttuğu bu günlükleri Mavera’ya gönderdi. Zarifoğlu’nun ilgi ve desteğiyle bu satırlar edebiyat dünyamıza girdi. Zarifoğlu, Bahattin ağabeyi bir şiir ithaf edecek kadar çok sevmişti. Yaralandığı haberini aldığında, onun için o meşhur “Yıldızlar Üstlerinde” şiirini kaleme aldı:
"Orda şehitler Afgan / Derler ki gel iman armağanıyla boyan / Yıldızlar üstlerinde / Bakışlar kırpışırlar dikkat içinde / + bir omuzun delinmiş / her yana hâlâ dağlar düşüyor…"

Gizli Kahraman

Bahattin ağabeyin yazdıklarında, yaptıklarında ve anlattıklarında adı hiç geçmeyen o asıl kahraman, aslında kendisiydi. Cesur ve korkusuz bir mizaç taşırken yaptıklarından ya da yazdıklarından asla övünmez; yazarken kendini daima geri planda tutar, hatta gizlerdi. Bu yüzden onun neler başardığını kendi ağzından değil, hep başkalarından duymuşumdur.

​Onun “Bir Bayram Günü” adlı hikâyesini, o yıllarda ortaokul çağında olan oğlum Bilal’e okutmuştum. Hikâyede; ezan sesinden rahatsız olan cami yakınındaki kahvehane müdavimlerinin, imamı darp etmesi anlatılır. Bahattin ağabey, o semtte oturan akrabalarına bayram ziyaretine gittiğinde öğrenir bu durumu. Hemen akabinde birkaç dava arkadaşıyla birlikte bir hesap sorma planı yapar ve o kahve dağıtılır. Hikâyenin anlatış tarzından, bu olayın merkezindeki ismin Bahattin ağabey olduğunu anlamıştım. Okuduklarından çok etkilenen oğluma: “Bak Bilal, ezan okuyan imamı dövenlerden hesap soran o kişi, aslında Bahattin amcandır,” demiştim.

​Bir gün üçümüz Kıztaşı’ndan Fatih Camii’ne doğru yürüyorduk. Bilal, heyecanla Bahattin amcasının bir sağına bir soluna geçiyor, merakla soruyordu: “Bahattin amca, sahiden o kahveyi basan sen miydin?” Cevabı, her zamanki gibi kısa ve netti: “Karıştırma Bilal oraları...” demişti sadece. Olayın bizzat kahramanı olduğu halde, yine kendini ele vermemiş, tevazu perdesini aralamamıştı.

O dönem Panorama 1453 Müzesi inşaatının izolasyon işlerini yapıyordu. Güllerin Vedası kitabı yeni basılmıştı; matbaadan çıkan ilk nüshalardan birkaç tane alıp yanına gittim. İşe öğle molası vermişlerdi. İş tulumları üzerinde, işçilerle beraber yer sofrasına oturmuşlardı. Kitabı kendisine uzatıp yeni çıktığını söylediğimde, yanındaki işçiler onun bir kitap yazdığından tamamen bihaberdiler. Büyük bir şaşkınlıkla, “Abi, sen kitap da mı yazıyorsun?” diyerek hayretlerini dile getirdiler. İşçilerin o ana kadar tanıdığı Bahattin ağabey; inşaatta çekiç sallayan, izolasyon fırçasıyla satıhlara zift çeken bir mesai arkadaşıydı.

Bahattin ağabey, mütevazılığından dolayı yazarlık kimliğini asla bir sıfat olarak öne çıkarmaz, ilişkilerinde bu kimliği kullanmazdı. Kendi emeğiyle çalışır, kimseden bir ayrıcalık beklemezdi.

Onun için "nasıl" yazdığı değil, "ne" yazdığı önemliydi. Yaşananların, çekilen çilelerin ve verilen mücadelenin sonraki kuşaklara aktarılmasını hayatî bir sorumluluk olarak görürdü. Kaybolup gitmesine razı olmadığı gerçekleri; yürünmüş yollar yok sayılmasın, yol haritası unutulmasın diye kaleme aldı. Konuşmasıyla ve yazısıyla gençlerin yoluna işaret taşları döşedi; eylemin ve aksiyonun yanına okumayı ve yazmayı büyük bir ustalıkla yerleştirdi. 

Bi'dakka Arkadaşlar

​O konuşurken ufkuna, yüreğine ve zihin dünyasına hayran kalmamak elde değildi. “Bi'dakka arkadaşlar!” diyerek sözü alır; konuya bambaşka bir perspektif getirir, yepyeni kapılar açardı. Yelpazesi o kadar genişti ki... Afganistan’ın etnik yapısının cihada etkisinden başlar; İran ve Pakistan seçimlerine dair isabetli tahlillere geçerdi. İsrail’in Orta Doğu’da nasıl çıbanbaşı olduğundan dünya siyasetine, tarihî bir vakadan bir ülkenin coğrafi yapısına; Kelebek filmindeki küçük bir ayrıntıdan Sezai Karakoç veya İsmet Özel şiirlerine kadar her alanda fikir serdederdi. O derinlikli ve samimi sohbetinin bitmesini hiç istemezdiniz.

​Bahattin ağabey konuşurken genellikle, sol omzundaki rahatsızlıktan ötürü tam kullanamadığı elini yumruk yaparak dizine dayardı. Sağ dirseğini de diğer dizine yaslayıp elini genişçe açardı. Bu oturuş, ciddi ve mühim bir mevzuya başlayacağının habercisiydi. Sohbet esnasında dinleyicilerin isimlerini vurgulayarak hitap eder, böylece herkesi o anın ve konunun içine çekerdi. Nerede bir genç görse, “Bu davanın geleceği bu gençlerdedir,” diyerek onlara kol kanat gererdi. Yeni yetme gençlerin görgüsüz itirazlarına cevap verirken bile onları kırmamaya özen gösterirdi.

Bu Şehirde Bizim Misafirimizsin

O sert ve haşin görünümünün ardında, son derece naif ve duyarlı bir yürek taşırdı. Gariplerle, yetimlerle ve gençlerle bir ömür ilgilendi, onlara sahip çıktı.

​Bir bayram arifesiydi... İhtiyaç sahiplerine emanetleri ulaştırmak, yaralara merhem olmak üzere yola çıkmıştı. Yanında, yetim büyümüş bir dava arkadaşı ve odun-kömür yüklü bir kamyonet vardı. Duraklarından biri, memleketine gidemediği için bayramı İzmir’de geçirmek zorunda kalan evli bir öğrencinin eviydi.

Hava buz gibiydi. Adresi bulup kapıyı çaldıklarında, içeriye birkaç torba yakacak bıraktılar. Bahattin ağabey, bir ağabey şefkatiyle elini gencin omzuna koydu ve cebindeki bayram harçlığını yutkunarak uzattı. Delikanlı, buğulu gözlerini Bahattin ağabeye dikti ve:
"Uzak olduğu için memlekete gidemedik. Evdeki son yakacağımız dün akşam bitti, son paramızla da bir ekmek aldık. Siz zili çaldığınızda eşimle beraber çaresizlikten ağlıyorduk. Allah yardımcısını işte böyle gönderir!” dedi.

Delikanlının gözlerinden iki damla yaş süzülürken Bahattin ağabey donup kaldı. O geniş yüreği harelendi ve sadece şunu diyebildi: “Bu şehirde bizim misafirimizsin... Kapımızı çalacak, derdini açacak kadar tanımadın mı bizi?” Daha fazla duramadı, hızla arabaya bindi. Sokağın köşesini dönünce takati tükendi; alnını direksiyona dayadı ve o sert görünümlü adam, bir mazlumun çaresizliği karşısında hüngür hüngür ağlamaya başladı.

​Çağdaş Bir Seyyah: Evliya Çelebi’nin İzinde

Dünyalık hiçbir hırsı yoktu; derviş sadeliğinde bir ömür sürdü. İstanbul’a geldiğinde öğrenci evlerinin "misafir ağabeyi" olurdu. Çantasında iğnesi, ipliği ve yıpranmış beresi hiç eksik olmazdı. Çanta dediğim de çoğu zaman bir poşet, bazen de eski bir valizdi. Bir defasında acilen bir mazlum coğrafyaya gitmesi gerekmişti. Yayınevinde alelacele bir valiz bulduk ama fermuarı bozuktu. Çaresiz, valizi bir iple sımsıkı bağlayıp onu öylece yolcu ettik. O, sadece hedefe odaklanırdı; dizindeki yırtığa, beresinin yıpranmışlığına ya da valizini tutan ipe hiç aldırmazdı.

Mazlumların, gariplerin siperinden hiç ayrılmadı. İstikametinden ödün vermedi hiçbir zaman. Hayatının merkezinde ümmetin acısına merhem olmak vardı. Bir yetimin başını okşamak, bir mazlumun duasını almak için sınır ötelerine dahi uzandı. O, Afgan dağlarında bir mücahit; Mali’de, Balkanlar’da, Keşmir’de bir yardım gönüllüsü; Bosna’da ise bir özgürlük yürüyüşçüsüydü. Ümmetin derdine derman olmak için yollara düşen, zamanımızın Evliya Çelebi’siydi. Acılı coğrafyamızın her karışında onun ayak izi, her mahzun yürekte onun merhamet eli vardı.

​Şehadeti, "başucu seçeneği" kılmıştı; ölümü, taze bir gül gibi daima yakasında gezdirdi. Mukaddes bir sevdanın peşinde, ruhu hiç yaşlanmadan ve heyecanını asla yitirmeden yürüdü. Hayatı; karlı dağları, bulutlu zirveleri ve sınırları aşan uzun bir seferdi. Onun için tel örgüler engel değil, yalnızca aşılması gereken küçük birer ayrıntıydı.

Ömrü yürümekle, koşmakla geçti. Karlı dağları, dumanlı zirveleri ve uzak ülkeleri adımladı; mevsimler aştı. Üç kıtaya merhamet taşıdı. Onun nazarında bu dünyada sınır yoktu; çizilen sınırlar ve örülen teller ona engel olamazdı. O hedefine mutlaka bir şekilde yol bulurdu.

Yürüyüşünü hep aynı çizgide, aynı istikamette sürdürdü. Hak ve hakikat yolundan zerrece sapmadı. Ulvi bir idealin peşinde koşan bir hakikat yolcusuydu o. Gönlünde koca bir dünya coğrafyası taşıyor, doğrudan insanın kalbine yürüyordu. Ayak bastığı, iz bıraktığı her yere yüreğinden bir parça bıraktı.

Bardak Dolmayınca Taşmaz...

Hasan Aycın ağabey; Bahattin Yıldız’ın o dur durak bilmeyen koşusunu, adeta bir konferans derinliğinde ve bir kitap hacmindeki çizgisiyle ne kadar da güzel ifade etmişti.

​Bahattin ağabeyin vefatından sonra, "Çizgi Ustası" Hasan ağabey de taziye için yayınevine uğramıştı. Yayıncılığa ilk başladığımızda, kitap kapaklarımızın Hasan Aycın tarafından yapılması fikri Bahattin ağabeye aitti; nitekim yayımladığımız tüm kitapların kapağında onun imzası vardı. Bahattin ağabey anısına derlediğimiz “Ümmetin Yüreği” kitabının ilk sayfasında Hasan ağabeyin bir çizgisinin olması çok manidar olurdu. Ancak bu teklifi ona nasıl yapacağımı bilemiyordum. Nihayet bir ara lafı açtım: “Hasan ağabey, Bahattin ağabey için kısa zamanda onlarca yazı, şiir ve yorum kaleme alındı. Bunları bir kitapta toplamayı düşünüyoruz; ancak bu kitapta sizin çizginiz eksik..” deyiverdim. Hasan ağabey, o her kelimeyi tartan üslubu ve sesinden dervişane bir derinlik akan edasıyla sadece şunu dedi: “Bardak dolmayınca taşmaz, Cemal!”

​Bardağın nasıl dolup taşacağını sabırsızlıkla beklemeye başladım. Aradan günler geçmesine rağmen ses seda çıkmadı. Artık çizgiden ümidimi kesmiş, kitabın hazırlıklarını bitirip matbaaya teslim etmek üzereydim ki Hasan ağabey aradı. Bahattin Yıldız için çizginin hazır olduğunu, oğlu Hayrullah’tan alabileceğimi söyledi. Bardak dolmuştu... O çizgiyi büyük bir sevinçle kitabın ilk sayfasına yerleştirdik ve kitabı yayınladık.

​Aydınlıktan karanlığa doğru uzanan o düz çizgide, hep istikamet üzere yürüyen azade bir adam... Karanlığın rahatını kaçıran adımlarıyla hedefine durmaksızın yürüyor. Ulvi bir idealin peşindeki bu yürüyüş, geçtiği her yerde aydınlık bir yol açıyor, yaralı coğrafyamıza merhamet dağıtıyor. Sağlam basan ayaklarıyla yeryüzüne aydınlık izler bırakıyor. Arkasına bakmadan hep ileriye giden bu hakikat yolcusu, ayak izleriyle zifiri karanlığın üzerini bir fermuar misali kapatırken; aydınlığı ve iyiliği bembeyaz bir sayfa gibi açıp çoğaltıyor.

​Bu çizgi, adeta Bahattin ağabeyin şu sözlerini tefsir ediyordu:
​"Ölüm düşüncesinden hiç ayrı düşmedik biz; uzak bilmesek de yakınlığından titremedik, bir fazla koşmaktan gayrı iş bellemedik!"ve
​Hasan Aycın, yüreğinde demlendirdiği bu çizgisiyle; bir şiirin nasıl çizileceğini ve samimi bir yürüyüşün nasıl kalıcı bir "iz"e dönüşeceğini bizlere gösterdi.
​Bahattin Yıldız, ülkemizin gerçekten sessiz öncülerinden biriydi. Yazarlar, akademisyenler, siyasetçiler, dostları ve belki de ilk yazısını onun için yazan gençler... Hepsi kaleme sarıldı. Şiirler yazıldı, marşlar bestelendi, dünyanın dört bir yanında gıyabi cenaze namazları kılındı. "Ne çok dostu varmış ne çok gencin gönlüne gül dikmiş," demeden edemedim.

​Adanmışlığına, zahidane yaşayışına, dervişliğine, ufkuna ve o koca ümmeti böylesine sıkı kavrayan yüreğinin genişliğine her zaman hayran kaldım. Her şeyin pörsümeye başladığı bir zamanda o, bize hep umut aşılayan, direnen yanımızdı.

​90’lı yılların başında onun teşvikiyle yayıncılığa başlamıştım. Yayınevimiz; üniversiteli gençlerin fikren beslendiği bir irfan yuvası, bir buluşma mekânı, onlara beşiklik eden bir ocak oldu. Mehmet ağabeyin tabiriyle; “Özgün Yayıncılık, adı konmamış bir tekkeydi.” İstanbul’a adım attığım ilk günden beri gençlik faaliyetlerinin içinde oldum. Hep bir "ağacın altında" dinlendim; Bahattin ağabeyin feraseti sayesinde şimdi yayınevinde bu nöbeti sürdürüyorum. Eğer hâlâ gençlerle bir aradaysam, bunda onun payı büyüktür.
​Yaktığı meşale, parladığı yıldızı hiç sönmeyecek. O, gerçekten “Ümmetin Yüreği” idi. Hatıraları ve cümleleri zihnimde çınlamaya devam ediyor. Zaman geçtikçe, onu tanıyan herkes gibi benim de özlemim katlanarak artıyor. Ebediyete göçen Bahattin ağabey ile birlikte, tüm dava arkadaşlarıma Allah’tan rahmet diliyorum.


 

Diğer Makaleleri