Sarıyer'de Ihlamur Esintisi

Mevsimlerin insanın ruh hali üzerine tesiri olduğunu az- çok hepimiz biliriz. Kış mevsiminin kasvetli havalarının uzadığı günlerde, ilkbahar ve yazın ışıltılı günlerini iple çekeriz. Işıyan gökyüzü ve canlanan tabiat bizi sokaklara davet eder; kendimizi kışa nispetle daha neşeli ve coşkulu buluveririz.
Haziranın son günlerinden biriydi; güneş, yaz sıcaklarını iyiden iyi hissettiriyordu. Boğaziçi’nin en güzel semtlerinden biri olan Sarıyer, hafızamda eşsiz yerini hiç kaybetmemişti. Aradan geçen uzun yılların özlemiyle öğrencilik dönemimde kaldığım Sarıyer'e kadar uzandım.
Sarıyer, mavisinin yanında yeşilliğini olanca gürlüğüyle hâlâ sürdürüyordu. Arka planda adım başı erguvanları, meşeleri, ulu çınarları, manolyaları görüyordum. Bir şemsiye gibi açılarak yüksek tepelere kurulmuş fıstık çamları, Boğaz'dan geçen gemilere adeta el sallıyordu. Düşünsenize; hem Karadeniz'e hem Boğaziçi'ne kıyısı olan, yeşilin maviye, ormanın denize komşu olduğu başka kaç semt vardır İstanbul'da?
Sahilde, mavi göğün altında, dalgaların şıpırtılarını dinleyerek uzun bir yürüyüşün asudeliğine kapıldım. Her adımda başka bir coşkuyu yaşadım, içim açıldı. Hem kendimi hem etrafı dinlemek için bir bankta soluklandım. Üstümde uçsuz bucaksız berrak bir gökyüzü, önümde dalgalanan sularıyla deniz...
Kıyıda oltalarını denize atanlar, sabırla denizden çıkacak nasiplerini bekliyordu. Yalnızca yüzümü okşayan rüzgârın ve hafifçe çalkalanan denizin sesi duyuluyordu. Deniz mavisi yer yer su yeşiline çalıyor; güneş, dalgaların üzerine define ışıltıları serperek sessiz bir gösteri sunuyordu.
Gökyüzünde top top bulutlar oynaşıyor, havada latif bir esinti dolaşıyordu. Hemen önümde, alabildiğine uzanan deniz usul usul kıpırdanıyor; kıyıya bağlı tekneler, sakin sular üzerinde aheste aheste salınıyordu. Sandallar, akıntıya kapılmamak için kıyıdan fazla uzaklaşmadan önümüzden geçiyor; biraz açıkta, ağlarını denize atan teknelerin peşinden uçuşan martıların çığlıkları ise kulaklarımda çınlıyordu.
Zihnimde solgun bir kartpostala dönüşen Sarıyer, eski günlerinin canlılığını bugün de hissettiriyordu. Her şey yerli yerindeydi, güzellikler kaybolmamış, zaman usulca durmuş gibiydi. Çiçeği altın yaldız, suyu telli pullu olan bu şehre ben de vurgundum.
Bakışlarım sık sık denizin titreşen maviliğine takılıyor; kendimi, bir masal kitabının resimlerine dalmış gibi hissediyordum. Küçük dalgalar, Boğaz'ın karşı kıyısına ulaşmak istercesine neşeyle yarışıyor; güneş, öte yakadaki camlara ateşe çalan bir kızıllık bırakıyor, ışık ve renk oyunlarını şehrayine dönüştürüyordu. İki yanı yeşil tepelerle çevrili Boğaz'ın firuze suları, her göreni hayran bırakmaya yetiyordu. Bense denizle oynaşan güneş yansımalarına dalıp gidiyordum.
Yelkovan Kuşları
Değme ressamın tuvalinde rastlanmayacak bir renk zenginliği vardı karşımda. Gün, pembeden kızıla dönen bulutlarla güzel bir tablo çizerek tutkuyla vedalaşıyordu; güneş, sarı ile kırmızı arasındaki bütün tonlarını cömertçe sergiliyordu.

Bu harikulade manzarayı, denizin üzerinde aniden sökün eden bir kuş sürüsü tamamladı. Bunlar, kanatları suya değecek kadar alçaktan uçan ve birbirini takip ederek ilerleyen yelkovan kuşlarıydı. İyi birer yüzücü ve dalıcı olan bu kuşlar, uçarken denizin üzerinden öylesine teğet geçiyorlardı ki, neredeyse suyun yüzeyini yalayacaklardı.
Önce kanatlarını pır pır ederek birkaç kez çırpıyor, ardından su kayağı yaparcasına süratle süzülüyor, ok misali hızlarıyla bir anda gözden kayboluyorlardı.
Onların bu baş döndürücü uçuşunu gözle takip etmek neredeyse imkansızdı. Her ne kadar telaşla, sürekli bir yerlere yetişiyorlarmış gibi uçsalar da, her daim Boğaziçi'nin değişmez müdavimleriydiler. Sürü halinde, hızlı hızlı kanat çırparak maviliklerde kayboldular.
Onları hayranlıkla seyrederken, Orhan Veli'nin, her şeyi geride bırakıp uzun bir deniz yolculuğuna çıkma arzusunu anlattığı o içli dizeleri döküldü dilime:
"Gün olur, alır başımı giderim, / Denizden yeni çıkmış ağların kokusunda. / Şu ada senin, bu ada benim, / Yelkovan kuşlarının peşi sıra."
Sanki bu kuşlar da onun düşlediği gibi, dünyaya ait tüm dertleri geride bırakıp yalnızca maviliklere doğru kanat açmışlardı. O an, içimde anlatması güç bir özgürlük duygusu belirdi. Sözün, görüntünün ve sessizliğin bir araya geldiği, sadece kalbin konuştuğu nadir anlardan biriydi bu.
Huzur Veren Sahil
Uzun süre öylece kalıyorum orada. Saatler dörtnala koşmuş, vakit hayli ilerlemiş, gece Boğaz'ın üzerine inmeye başlamıştı. Ayın şavkı denize vuruyor, sularla oynaşıp duruyordu. Gökyüzüne saçılmış yıldızların o uzak, mat ışığını seyretmeye doyamıyordum.
Dakikalarca uzak bir noktaya takılıp kalan gözlerim, bana göz kırpan karşı sahilin ışıklarına kayıyordu. İnsana huzur veren bu sahil, geçmiş günlerimi hatırlama fırsatı sunuyordu. Hatıralar birer birer canlanıveriyordu muhayyilemde, içimde sessiz bir yolculuğa çıkıyordum.
Ihlamur mevsiminde, Çayırbaşı'ndan Sarıyer'deki öğrenci evimize her gelişimizde, otobüsün açık pencerelerinden içeri harika bir koku dolardı. İnsanı mest eden bu hoş rayihanın mahiyetini, nereden yayıldığını ilk zamanlar anlayamamıştım. Zamanla, yanı başından geçtiğimiz, ıhlamur ağaçlarıyla dolu, küçük bir koruyu andıran Rus Sefareti'nin bahçesinden geldiğini keşfetmiştim. Otuz beş yıl önce önünden her geçişimde tecrübe ettiğim bu nadide koku, bir anda maziye alıp götürdü beni.

Sahilde Akşam Yürümelerimiz
Arkadaşlarla bu rüya semtin sahilinde yaptığımız akşam yürüyüşlerimiz geldi hatırıma. Ev halkı olarak genellikle yatsı namazını Sarıyer Camii'nde kılıp sahile doğru yürürdük. Harharalı bir günün ardından gecenin tatlı serinliğine kavuşur, günün yorgunluğundan bir çırpıda sıyrılırdık. Yorucu ders çıkışlarında sahilde yürüyüşlerimiz de olurdu ama biz öğrenciler için en güzel vakit, gece vaktiydi.
Sarıyer'i fethe çıkmış edası takınırdık; elimizde tesbihler, dilimizde şiirler, marşlar, ilahiler... Birbirimizin ağzına bakar dururduk. Aynı yoldan geçmiş, aynı sudan içmiş arkadaşların arasında yaşamak ne güzeldi. Aramızda neşeyle konuştuğumuz, arada duraksaya duraksaya ilerlediğimiz nice konularımız olurdu. Çocuklar gibi şendik, muhabbetin bini bir paraydı.
Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Erdem Bayazıt, Cahit Zarifoğlu gibi bilumum üstatlarımız muhabbetimizin misafiri olurdu. Cümlelerimiz; içinde dava, davet, memleket, istikamet, mücadele geçen kelimelerle kurulurdu. Ne hayallerimiz, umutlarımız, ülkülerimiz vardı... Hem yürür hem konuşurduk; derslerden, fakülteden, arkadaşlardan, memleketin her türlü halinden... Her birimiz ortak bir dil tutturmuş, adeta birer ideolog havasındaydık.
Güzeldi o yürüyüşler, her şeyi paylaştığımız arkadaşlarımızla yeniden doğardık sanki. İstanbul'da doğmamıştık belki ama bu semtte İstanbullu olmuştuk. Aradan onlarca yıl geçmesine rağmen, o günleri güzel bir film gibi hatırlıyorum.
Şimdi merak ediyorum, bizim şevkle adımladığımız o sahili kimler aynı dertle dolaşıyor, kimler adımlıyor?
Emsalsiz Sessizlik
Bazı geceler ise spor kıyafetlerimizi giyer, Rumelikavağı tarafına doğru koşardık. Boğazı en yüksek yerden gören, Telli Baba'ya yakın bir yerde mola verirdik. Sessizliğin hükümferma olduğu bu noktadan, Boğaz'ın Karadeniz çıkışına kadar uzanan vahşi yeşilliği izlerdik. Bu ıssız mekanda, cırcır böceklerinin nağmeleri eşliğinde bir müddet emsalsiz Boğaz'ı seyretmeye koyulurduk.
Bu musikiye çalılar arasında yanıp sönen ateş böceklerinin ışıltısı da masalsı bir hava katardı. Siyahlara bürünen kapkaranlık gecede deniz, ışıl ışıl yakamozlarla bezenirdi. Aşağıdan gelen püfür püfür esintilerle sarmaş dolaş olur, tabiatın fısıltısına kendimizi bırakırdık.
Boğaz, tepeden aşağı baktığımızda çok güçlü ve durmaksızın akan dev bir ırmak gibi görünürdü. Biz onu, ağzını kocaman açmış, bizi her an yutuverecekmiş gibi duran efsanevî bir ejderhaya benzetirdik. Bu dehşetengiz manzara, bizi öylesine etkilerdi ki, iliklerimize kadar ürperirdik.

Efsunlu Hatıralar
Sarıyer'de birçok şeyin ilkini yaşamıştık... Mesela yemek pişirmek, çamaşır yıkamak, ütü yapmak gibi ev işleriyle ilk kez orada yüzleşmiştik. İlk denemelerde oldukça zorlanmış, o zaman annemizin kıymetini daha iyi anlamıştık.
Belki şimdi birçok kimseye tuhaf gelecek, "Bu kadarı da olmaz" dedirtecek anılarımız da oldu. Sarıyer'deki evimizden, en az beş kilometre mesafede olan Çayırbaşı'ndaki öğrenci evimize ev eşyalarını taşıdığımız o gece, nasıl unutulur? Katlanabilir ranzalardan birini sağ, diğerini sol kolumuzla kavradığımız, üstlerine sünger yatakları da ekleyerek sırtlandığımız yepyeni bir taşıma sistemini icat etmiştik adeta. Her biri ikişer kişiden oluşan küçük bir konvoyduk. Gözlerden uzak bir saatte, yağmurlu bir gecede, üstelik ıslanmayı ve çamura batmayı göze alarak gerçekleştirmiştik bu taşımayı.
Büyükdere'de gece bekçileri, bu halimize anlam veremeyip bizi durdurmuş, bir suç unsuruna rastlayamayınca istemeye istemeye yol vermek zorunda kalmışlardı.
Her Ramazan ayında ev sahibimiz Kalyoncu'nun, Ortaçeşme Caddesi'ndeki konağının bahçesinde verdiği iftarlar ise bambaşka bir güzelliğe sahipti. Bahçede, ağaçların altına masalar kurulur, büyük kazanlarda pişen yemeklerin aşçısı da ev sahibimiz olurdu. Bu iftar sofralarına çoğunlukla çevredeki işçiler katılırdı. Gecenin sonunda edilen dua ise biz öğrencilere düşerdi. Konağın girişinde, perdeyle ayrılmış bölümde kadınların kıldığı teravih namazının imamı ve müezzini de her daim biz olurduk.
Zaman zaman yurtlarda kalan arkadaşlarımızla öğrenci evimizde bir araya gelir, çiğ köfte ya da balık ziyafetleri düzenlerdik. Ardından bol çaylı sohbetlerin dehlizlerinde kaybolur, gönülden gönüle akan ilahiler ve marşlarla coşardık. Herkesin "demirbaş" ilahileri vardı. Her defasında tükenmek bilmeyen bir hevesle, onları ilk kez duyuyormuşçasına dinlerdik. İlahiden marşa, marştan hüzne ve neşeye geçiş yapar, sonra da bu duyguları Necip Fazıl ya da Erdem Bayazıt’ın öfkeli şiirleri takip ederdi. Ruhumuzu rehin alan o seslere kalben de teslim olurduk. Şimdi, büyük bir özlemle hatırladığım o sesler hâlâ kulağımda çınlıyor. Dostluk halkamızın büyümesinde bu keyifli ortamın payını göz ardı etmem mümkün değil. Bu sohbetlerin, insanın içinde güçlü bir mensubiyet duygusu yaratabilecek kudrete sahip olduğunu şimdi daha iyi anlıyorum.
Yine bir kış günü, yakacak odun lazım olduğunda, 12 Eylül ihtilalinde kapısı mühürlenmiş MSP Sarıyer ilçe binasındaki odunlar imdadımıza yetişmişti. İlçenin eski yöneticileri, binada atıl duran odunları alıp yakabileceğimizi söylemişti. Onları alıp sobada bir güzel yakmış; hem çayımızı demlemiş hem de iliklerimize kadar ısınmıştık. 12 Eylül askeri darbesinin bizim adımıza tek faydası, belki de o parti binasında unutulmuş bu odunlardı.
Evden sokağa abdestsiz adım atmama temrinlerimizi, ilk balık tutma çabalarımızı, hele de gece Boğaz'da yüzmelerimizi nasıl unuturum? Suyun altına daldığımda karanlığın verdiği ürperti, hâlâ o günkü gibi hafızamda taptaze. Meşhur Sarıyer Börekçisi'nin önünden her geçişimde burnuma çalınan mis gibi börek kokusu ve sahildeki yosunların tuzla karışık kokusu, o şirin semtten kalan en kıymetli yadigârlar arasında. Daha neler neler...
Bütün bunları Sarıyer'de yaşadım. Zihnimden bir tayf gibi geçen tüm bu hatıralar, geçmişe dair masalımı zenginleştiren hüzünlü ama bir o kadar da efsunlu hatıralar...
Şimdi artık çok uzaklarda kalmış, hasretle andığım o günleri bana yeniden hatırlatıyor. Geri gelmeyecek güzel günlerin burukluğunu getirip yıkıyor yorgun yüreğime... Kim bilir, belki daha ne çok şeyi özlüyorum, artık asla geri gelmeyecek olan o eski günler gibi...
Bir zamanlar yaşadığımız bu semt, bir gün özlem olarak karşıma çıkar mı yine? Ah, bir yaz günü yine gitsek... Orada otursak, dostların peşine düşüp ılık akşamları onlarla paylaşsak... Eski Sarıyer'in tadını yakalamak için köşe bucak dolaşsak birlikte. Ve şu kubbede bâki kalacak hoş bir sadâ bıraksak...
Meltemle Gelen Ihlamur Kokusu
Bir müddet oturduğum bankta daldığım tatlı rüyadan uyanmış, yeniden bu muhteşem manzarayı temaşa etmeye koyulmuştum. Haziranın bu son akşamında ansızın kendimi ıhlamur kokularının sağanağı içinde buldum. Çiçek kokuları bazen birbirine karışır; ama ıhlamurun kokusunu nerede olsam hemen tanırım. Rüzgâra nazlı bir el gibi tutunup bahçe duvarını aşan o hoş koku, yanı başıma kadar gelip beni mest etmişti.
Sezai Karakoç, mevsimi geldiğinde, "Haydi, Sultanahmet'e ıhlamur kokusunu içimize çekmeye gidelim," dermiş. Ben de sahile kadar taşan o enfes ıhlamur kokusunu, derin derin içime çekmeye başladım. Ortalığı kavuran yaz sıcağının akşamında, tatlı bir meltemin taşıdığı ıhlamurun yumuşak kokusunu ciğerlerime doldururken, ruhumun da ferahladığını hissettim. Kim istemez ki, böyle bir akşamda, böyle bir esintiyle huzur bulmayı?
İstanbul'un birçok semtinde haziran sıcaklarıyla birlikte kokusunu yitiren ıhlamurlar, Sarıyer sahilinde gece yürüyüşü yapanlara hâlâ baharın tazeliğini hatırlatmaya devam ediyor. Eğer haziran ayında bir cami avlusunun ya da mezarlık duvarının yanından geçerken hafif, latif bir koku yüzünüzü okşuyorsa, bilin ki ıhlamurlar çiçek açmıştır. Bahar, yavaş yavaş yerini yaza bırakmaya hazırlanıyordur.








