İhtisas Kurumları
SİNA

SİNA

Sağlıklı İnsan Derneği

WEB SİTESİNE GİT
HAREKET SPOR KLÜBÜ

HAREKET SPOR KLÜBÜ

GENÇ HAREKET SPOR KLÜBÜ

WEB SİTESİNE GİT
Mutlu Aile

Mutlu Aile

Mutlu Aile Mutlu Çocuk Eğt. Kül. ve Day. Der.

WEB SİTESİNE GİT
Enderun Özgün Eğitimciler Derneği

Enderun Özgün Eğitimciler Derneği

Enderun Özgün Eğitimciler Derneği

WEB SİTESİNE GİT
GİV

GİV

Girişimci İş Adamları Vakfı

WEB SİTESİNE GİT
İnsan Vakfı

İnsan Vakfı

İnsan Eğitimi Kültür ve Yardımlaşma Vakfı

WEB SİTESİNE GİT
Cemal BALIBEY

Ayakkabılarımızdaki Parmak İzleri

Orman Fakültesinde okuduğumuz yıllardı. Daha sonraları birçok konuda yardımlarını, hatta ötesinde abiliklerini göreceğimiz Sarıyer, Çayırbaşı, Bahçeköy, Tarabya ve İstinye'deki pek çok esnafla tanışmış, dost olmuştuk. Onların bazılarıyla hâlâ görüşürüm. Öyle öğrendik büyüklerimizden; "Dostlukları muhafaza etmek vefadandır." Düzenlediğimiz bazı buluşmalara onları da davet ederim. Hatta 2009 yılının Ramazan ayında, İstanbul Orman Bölge Müdürlüğü Misafirhanesinde; Orman Fakültesinden mezun arkadaşlarımızın, öğrencilerin ve o dostlarımızın da katıldığı, adını 'Vefa İftarı' koyduğumuz bir buluşma gerçekleştirmiştik. ​Adıyamanlı Hüseyin Altundaş abi de onlardan biriydi. Sarıyer'deki öğrenci evinde kaldığımız yıllarda, o da aynı semtteki mütevazı dükkânında ayakkabı tamirciliği yapıyordu.

O zamanlar, sabahlara kadar uzayan gecelerde biriktirdiğimiz umutla dikenli yollara atılacak cesaretimiz vardı; fakat elimiz boş, cebimiz delik, ayakkabımız yırtıktı. Yıpranmış, eskimiş ayakkabılarımızı tamir ettirmek için Hüseyin abiye götürürdük. Darları genişletir, bol gelenleri ayağımıza göre küçültürdü. Sökükleri diker, yırtıkları yamar, topuk lastiklerini yeniler; altı delinmiş olanlara ise pençe vurarak adeta onlara yeniden can verirdi.

Geçimini, o küçücük dükkânında günlük kazancıyla sağlamaya çalışırdı. Dükkân dediysem; çalışırken ancak kendisinin ve tek bir müşterisinin sığabileceği kadar dar bir mekândı. Üçüncü bir kişiyi almazdı. Yine de bu küçücük mekânda sımsıcak sohbetlerimiz olur, bir yandan da onun ayakkabıları ustalıkla tamir edişini hayranlıkla izlerdik.

Tamir edilen ayakkabılarımız bir de güzelce boyanır, adeta yepyeni olurdu. Öğrenci olduğumuz için bizden cüzi bir ücret alır; çoğunlukla da "Bu da benden olsun!" diyerek para kabul etmezdi. "Bu abi çok zengin olmalı" diye içinden geçirenlere derim ki: İyilik yapmak ya da cömert olmak için zenginliğe ihtiyaç yoktur! Nitekim boşuna dememişler; "Zenginlik mal çokluğunda değil, gönül tokluğundadır."

​Bir zamanlar, bütün arkadaşlarımızın ayakkabılarında Hüseyin abinin parmak izleri vardı. Onlarca ayakkabı enkazından kaç insana dokundu, kaç gönül imar etti kim bilir? O küçük dükkân artık yok; fakat eminim ki hayatlarına dokunduğu onlarca gencin yüreğinden o günlerin izi hiç silinmedi. Hüseyin abiyi ve bize iyiliği dokunan Sarıyer esnafını unutmak mümkün mü? O ve onun gibi yüce gönüllü insanlar, vefa ile anılmayı her daim hak ediyorlar.

​Her bayram olduğu gibi bu Kurban Bayramı'nda da Hüseyin abi kadim dostluğun gereğini yapıp önce davranarak beni aradı. Müsait bir vakitte ziyaretime geleceğini söyledi. İçimi tatlı bir heyecan ve biraz da merak kapladı; dile kolay, aradan kaç yıl geçmişti!

Birkaç gün sonra yayınevinin kapısındaydı. Artık yetmiş üç yaşına basmış; siyah sakalları bembeyaz kesilmiş, beli hafifçe bükülmüş, eline bir baston yoldaş olmuştu... Fakat yüzündeki o samimi tebessüm ve neşe, tıpkı ilk tanıdığım yıllardaki gibi tazeliğini koruyordu. Eski günleri özlemle yâd ettik. Şimdi Fransa'da yaşayan oğlu Akif'ten, Sultanbeyli'de zabıta olan büyük oğlu Fatih'ten, evlenip yuva kuran iki kızından ve sekiz torunundan bahsetti. Gençlik yıllarında İslami çalışmalarda aktif görev aldığını, siyasi mücadelenin tam içinde bulunup seçim zamanlarında duvarlara afişler astığını anlattı.

Söz, o günlerde henüz yeni defnettiğimiz Şule Yüksel Şenler'e geldiğinde; onun o dönem genç kızlar üzerindeki derin etkisinden bahisle, kendi hanımının da gençliğinde Şule Hanım'dan çok feyzaldığını dile getirdi. Konu Şule Yüksel’e gelince ben de ister istemez ortaokul yıllarıma döndüm. O dönemde Nur Yayınları tarafından iki cilt halinde neşredilen Huzur Sokağı romanını ablamlarla birlikte nasıl bir iştiyakla okuduğumuzdan bahsettim.

O yıllarda kitap, dindar aile çocuklarının elinden düşmez; roman kahramanları ise her genç kız ve erkeğin adeta rol modeli olurdu. Şule Yüksel, Anadolu'yu şehir şehir dolaşarak dini ve milli duyguları diriltme gayretine soyunmuştu. O, bir devrin yorulmak nedir bilmeyen davetçisi, bir neslin öncüsüydü. Özellikle genç kızların şuur kazanması amacıyla sayısız konferans vermiş bir büyüğümüzdü. Hatta 70'li yıllarda memleketimiz Niksar'a da gelip bir konferans vermişti. Onun konuşmaları ve yazıları, tıpkı Hüseyin abinin hanımı gibi benim iki ablamı da derinden etkilemişti.

Ablalarımın ve akranlarının tesettüre girmelerinde onun rolü elbette büyüktü. O günlerde genç kızların toplum içinde çekinmeden başörtüsü takmaları büyük cesaretti. Genç kızlara tesettür sevgisini aşıladı ve örtünmeyi sevdirdi. Müslüman kadınların, kızların toplum içinde kendi kimlikleriyle var olabilmelerine büyük katkı sağladı. Açtığı yoldan milyonlarca kadın yürüdü.

​Ablamların ve akranlarının tesettüre girmelerinde onun payı son derece büyüktü. O günlerde genç kızların toplum içinde çekinmeden başörtüleriyle var olabilmeleri büyük bir cesaret işiydi. Genç kızlara tesettür sevgisini aşıladı ve örtünmeyi sevdirdi. Müslüman kadınların ve kızların, cemiyet hayatında kendi kimlikleriyle başı dik bir şekilde yer alabilmelerine öncülük etti. Açtığı bu kutlu yoldan, zamanla milyonlarca kadın yürüdü.

​Doyumsuz sohbetimiz bu minval üzere bir müddet daha devam etti. O günleri hatırlamanın şevkiyle eski ortak dostlarımızı telefonla aradık. Bazılarına ulaştık, onlar da bu sevince ortak oldular. Sonra cuma namazını Fatih Camii'nde birlikte kıldık; Fatih'in türbesi önünde Fatihalar okuduk. Bende hatırası kalsın diye Hüseyin abinin bir de fotoğrafını çektim...

​Yıllar sonra tarihe not düşmek; bunca yaşanmışlığı, bunca tanıklığı tek bir karede sabitlemek istedim. Acısıyla tatlısıyla yaşanmış koca bir ömrün yorgunluğu okunuyordu Hüseyin abinin nurlu yüzünde ve kalın gözlük camlarının daha da derine gömdüğü o ışıltılı gözlerinde. Bir makinenin karanlık hafızasına suretini teslim ederken, belki de yıllarca tamir edip can verdiği binlerce ayakkabı canlanıyordu hayalinde... Öylece sessiz, yazısız ve yorumsuz!

​Ben, her fotoğrafın kendi meramını anlatabilecek bir gücü olduğuna inanırım. Bu fotoğrafın da söyleyecek çok sözü var. Üstelik her lahza kılıktan kılığa giren bu dünyada, hayatın kaydını tutan bu tek kare fotoğraf çok ama çok kıymetli.

​İnsandan hatıralarını alırsanız geriye ne kalır ki? Şu dünyada insan olabilmek ve insan kalabilmek gibi öylesine aziz, öylesine kutlu bir vazifemiz olduğunu bir kez daha derinden hissettim. Rabbim iyileri, vefalıları aramızdan eksik etmesin. İyilik, her kalbi açacak tek anahtardır.

Bütün elbiseleri yırtsak bize vefa elbisesi yeter!

Diğer Makaleleri