Avrupa’nın Kibri ve Türkiye’nin Avrupa Serüveni
"Avrupa kıtasını tamamlamayı başarmalıyız ki Rus, Türk veya Çin etkisine girmesin. Daha büyük ve jeopolitik düşünmeliyiz” Ursula Von der Leyen, AB Komisyonu Başkanı
Yukarıdaki sözler AB’nin başındaki şahsın ağızdan olunca, İnsan kulak kabartmadan edemiyor. Peki ne oluyor? bu sözler neyin dışa vurumu? sehven söylenmesi mümkün mü? Nereye? Kime? Söyleniyor? Vb. birçok soru işareti insanın zihnini tırmalamaya başlıyor. Türkiye’nin AB yolculuğuna ve son durumuna dair bazı mülahazalarımı paylaşmak istiyorum.
Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana Türkiye’nin yönelimi Avrupa’ya dönük olmuş, modernleşme ve güvenlik arayışları Batı ile eklemlenme üzerinden şekillenmişti. Ancak bugün tablo değişiyor. Artık mesele, Türkiye’nin Avrupa’yı kendi stratejik ufkunun merkezinde görmek isteyip istemediği sorusuna dönüşmüş durumda. Bu dönüşüm hem Türkiye’nin iç dinamikleri hem de Avrupa Birliği’nin kendi iç bölünmeleriyle birlikte okunmalı.
Cumhuriyetin ilk yüzyılında Avrupa, modernleşmenin ve güvenliğin ana ekseni olarak görüldü çünkü, Cumhuriyet eliti İslam medeniyet dairesini terk ederek, Hristiyan batı medeniyet dairesine dahil olmuş ve bu kazanımları sürdürmek ve korumak adına, NATO üyeliği ve AB adaylığı bu yönelimin somut adımlarıydı. Ancak Türkiye bu yüzyıllık bekleyişinde hep horlanan itilen ve büyük hayal kırıklığı yaşayan ülke oldu. Bugün ise Türkiye, kendi coğrafyasına hâkim bir aktör olarak Avrupa’yı kendi denklemine eklemeye çalışıyor. Avrupa artık Türkiye’nin merkezinde değil, Türkiye, Avrupa’yı kendi stratejik masasına davet ediyor. Bu değişim, ilişkilerin yönünü belirleyen yeni bir çerçeve oluşturuyor.
Türkiye’nin Avrupa ile ilişkilerinde yalnızca dış politika değil, iç siyaset de belirleyici. Demokrasi, hukuk devleti ve basın özgürlüğü konuları AB’nin eleştirilerinin merkezinde yer alıyor. Ekonomide ise yüksek enflasyon ve döviz dalgalanmaları kırılganlık yaratırken, Avrupa pazarına ihracat bağımlılığı Ankara’yı hâlâ Brüksel ile bağlamaya devam ediyor. İç dinamikler, dış politikadaki bağımsızlık arayışının sürdürülebilirliğini doğrudan etkiliyor. Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye bakışı homojen değil. Almanya, göç yönetiminde Türkiye’yi vazgeçilmez ortak görürken demokratik standartlar konusunda eleştirel. Fransa, Türkiye’nin Afrika açılımını doğrudan rekabet olarak algılıyor. Doğu Avrupa ülkeleri ise daha pragmatik, enerji ve güvenlik iş birliğini önceliyor. Bu farklılıklar, Brüksel’in ortak strateji geliştirmesini zorlaştırıyor ve Türkiye ile ilişkilerde parçalı bir yaklaşım ortaya çıkarıyor.
AB’nin en büyük kaygısı, Türkiye’nin artık Brüksel’in çizdiği çerçeveyi kabul etmemesi. Avrupa, Türkiye’nin bağımsız hareket alanını “jeopolitik tehdit” olarak algılıyor. Bu kaygılar dört ana alanda yoğunlaşıyor:
Göç: 2015 göç krizi sırasında AB, Türkiye ile yaptığı anlaşmalar sayesinde sınırlarını koruyabildi. Bu durum Ankara’yı vazgeçilmez kıldı, ama aynı zamanda güçlü bir baskı aracı verdi.
Enerji: TANAP ve Türk Akım gibi projeler Türkiye’yi enerji güvenliğinde kilit aktör haline getirdi. Avrupa, Rusya’ya bağımlılıktan çıkmak isterken Türkiye’nin yeni bağımlılık noktası haline gelmesinden çekiniyor.
Balkanlar: Kosova ve Bosna-Hersek’teki yatırımlar, eğitim kurumları ve dini bağlar Türkiye’nin bölgedeki etkisini pekiştiriyor. Ursula von der Leyen’in Türkiye’yi Rusya ve Çin ile aynı cümlede anması bu rekabetin açık göstergesi.
Afrika Açılımı: Somali’deki askeri üs ve insani yardım projeleri, Ankara’nın Afrika’daki varlığını somutlaştırıyor. AB, Türkiye’nin bu açılımını kendi küresel rolüne meydan okuma olarak algılıyor. Bu alanlar, karşılıklı bağımlılık ile rekabetin iç içe geçtiği yeni bir dönemin habercisi. Ancak bunun beraberinde getirmiş olduğu riskler de mevcut. Türkiye’nin bağımsız çizgisi avantajlar kadar riskler de barındırıyor. Ekonomik kırılganlık bağımsız hamlelerin sürdürülebilirliğini zorlaştırabilir. Diplomatik yalnızlaşma, Batı ile mesafeyi açarken küresel düzeyde Türkiye’yi sınırlayabilir. Ancak Türkiye dünün nevzehür ülkesi değil bu coğrafyada, bir imparatorluğun banisidir ve bu zihne sahip olmaya devam etmektedir...
“İmparatorluk zihni” bir geçmiş özlemi değil, tarihsel hafızanın canlı bir irade ve medeniyet kurucu refleksidir. Osmanlı’nın çok kültürlü ve çok coğrafyalı tecrübesinden beslenen bu hafıza, göç krizinde mazlumlara sahip çıkma sorumluluğu, enerji hatlarında ümmet coğrafyasının kaynaklarını koruma iradesi, Balkanlar’da eğitim ve dini bağlarla mirasın yeniden canlanışı, Afrika’da Somali üssü ve insani yardımla Batı sömürgeciliğine karşı hamilik rolü gibi somut tezahürlerle günümüzde sahici bir stratejiye dönüşmektedir. Bu refleks, Türkiye’yi Avrupa’nın edilgen “öğrencisi” olmaktan çıkarıp kendi coğrafyasının ve ümmet dairesinin “öğretmeni” haline getirirken, tarihsel özgüvenle çok kutuplu dünyada yeni bir merkez kurma iradesini ideolojik bir çerçeveye dönüştürür, böylece bağımlılık ve rekabetin ötesinde, karşılıklı iş birliğinin belirlediği yeni dönemde Türkiye’nin Avrupa ile ilişkileri medeniyet merkezli bir yeniden tanımlamaya kavuşur. Bütün bunları Avrupa’ya bir meydan okuma olarak değil, Avrupa’ya rağmen var olma olarak görmek gerekir.
Sonuç olarak:
Türkiye’nin Avrupa serüveni bitmiş değil, ancak Avrupa merkezli olmaktan çıkmıştır. Türkiye, kendi coğrafyasına ve tarihsel ilişkilerine yaslanarak yol alıyor. Bu yeni çizgi, AB için hem bağımlılık hem de rekabet anlamına geliyor. Avrupa’nın kaygısı, Türkiye’nin artık “dinlemeyen” ama “dinleten” bir aktör haline gelmesi. Bu durum, Türkiye-AB ilişkilerinde yeni bir dönemin habercisi, bağımlılık ve rekabetin iç içe geçtiği, karşılıklı mecburiyetin belirlediği yeni bir dönem olarak görmek gerekir.
Bekleyeceğiz ve göreceğiz…








