İhtisas Kurumları
SİNA

SİNA

Sağlıklı İnsan Derneği

WEB SİTESİNE GİT
HAREKET SPOR KLÜBÜ

HAREKET SPOR KLÜBÜ

GENÇ HAREKET SPOR KLÜBÜ

WEB SİTESİNE GİT
Mutlu Aile

Mutlu Aile

Mutlu Aile Mutlu Çocuk Eğt. Kül. ve Day. Der.

WEB SİTESİNE GİT
Enderun Özgün Eğitimciler Derneği

Enderun Özgün Eğitimciler Derneği

Enderun Özgün Eğitimciler Derneği

WEB SİTESİNE GİT
GİV

GİV

Girişimci İş Adamları Vakfı

WEB SİTESİNE GİT
İnsan Vakfı

İnsan Vakfı

İnsan Eğitimi Kültür ve Yardımlaşma Vakfı

WEB SİTESİNE GİT
Muhammed Fesih KAYA

Türkiye’de Ateizmin İslam Karşıtlığı Üzerinden İnşası

"Ateizm; dünyanın her yerinde dine nötr olmaktır,
Türkiye'de ise, İslam karşı olmaktır."

Türkiye’de ateizm hiçbir zaman nötr bir inançsızlık olmadı. Başından beri İslam’a karşı bir meydan okuma olarak sahneye çıktı. Batı’da ateizm Hristiyanlıkla hesaplaşarak kendine bir meşruiyet zemini bulurken, Türkiye’de doğrudan İslam’ın hayat nizamı oluşuna saldırarak görünürlük ve kimlik kurmaya çalışıyor. Çünkü burada İslam yalnızca bir inanç değil, gündelik hayatın, ahlakın ve kültürün taşıyıcısıdır. Dolayısıyla dine karşı çıkmak, toplumun bütün değer sistemine karşı çıkmak demektir. Ateist söylem tam da bu yüzden kendini bir inkâr kimliği üzerinden tanımladı, varlığını İslam’ın hakikatini reddederek, adeta Onunla savaşarak kazanmaya çalışıyor.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında dinin kamusal rolünü sınırlama çabaları, sonraki kuşaklara bir “hesaplaşma mirası” bıraktı. Bu miras, 1960’lardan itibaren akademi ve kültür alanında görünür hale geldi. İlhan Arsel’in metinleri, Aziz Nesin’in mizahî saldırıları, sinema ve tiyatroda dinî figürlerin küçültülmesi, ateist söylemi toplumsal alanda görünür kıldı. Burada mesele düşünsel bir tartışma değil, İslam’ın hayat nizamını etkisizleştirme arzusuydu.

1980–2000 arasında bu söylem daha da sertleşti. Turan Dursun, İlahiyat kökenli bir figür olarak ateizmini İslam’a karşı hesaplaşma üzerinden kurdu, yazıları da bu söylemine polemikçi bir kimlik kazandırdı. Bahriye Üçok, Muammer Aksoy ve Uğur Mumcu gibi isimler, İslam’ın kamusal rolünü hedef alan söylemleriyle bu çizgiyi destekledi. Aynı dönemde Gırgır ve Leman gibi karikatür dergileri, imam figürlerini ve dinî sembolleri alaya alarak genç kuşakların zihninde İslamî değerleri “gülünç” olarak kodladı. Bu kültürel saldırılar, ateist söylemin popülerleşmesini sağladı ancak aynı zamanda toplumsal barışı zehirledi. 1993 ise bu zehrin en ağır biçimde dışa vurduğu yıl oldu. Aziz Nesin’in Şeytan Ayetleri çevirisine girişmesi ve İslam’a yönelik küçümseyici söylemleri, Sivas’ta büyük bir gerilime yol açtı. Madımak Oteli’nde 37 kişinin ölümü, ateist söylemin kültürel hesaplaşmasının toplumsal çatışmaya dönüştüğünün en acı örneğidir. Üç gün sonra Erzincan’ın Başbağlar köyünde 33 Müslüman sivilin şehit edilmesi ise, İslamî kimliği hedef alan bir intikam saldırısı olarak hafızalara kazındı. Madımak ve Başbağlar, ateist söylemin toplumsal barış üzerindeki yıkıcı etkisini gösteren trajik örneklerdir. 2000 sonrası dönemde bu söylem farklı enstrümanlarla devam etti. Protest müzik ve rock sahnesi, genç kuşaklara “özgürlük” adı altında İslam’dan kopuş mesajı verdi. Roman ve öykülerde dinî figürlerin olumsuz tasvirleri, ateist söylemin kültürel alanda güçlenmesine katkı sağladı. Penguen gibi dergiler, İslam’ın gündelik sembollerini küçümseyen çizgilerle bu söylemi sürdürdü.

Bugün ise stand-up sahneleri bu çizgiyi sürdürüyor. Deniz Göktaş ve benzeri komedyenler, dinî değerleri “mizah” adı altında hedef almakta, bu da eleştiri ile hakaret arasındaki sınırın bulanıklaşmasına yol açmaktadır. Kur'an, namaz, oruç, başörtüsü gibi İslam’ın gündelik sembollerinin sahnede sürekli küçültülmesi, toplumda “modern–geri kalmış” ikiliğini besliyor. Bu söylem, genç kuşakların zihninde İslamî değerleri “geri kalmışlık” veya “gülünçlük” olarak özdeşleştiriyor. Böylece ateist söylem, kültürel alanda daha görünür hale gelirken, toplumsal barışı zedeleyen bir kutuplaşma üretiyor.

Bu küçük ama azgın gruba sahip çıkanların kullandıkları en güçlü kalkan ise “düşünce özgürlüğü” argümanıdır. Hakaretin, küçümsemenin ve toplumsal değerleri aşağılamanın özgürlükle ilgisi yoktur. Ama onlar özgürlüğü bir kalkan gibi kullanarak saldırıyı meşrulaştırır.

Böylece hem kendilerini mağdur gibi gösterirler hem de toplumsal değerleri hedef almayı “cesaret” olarak pazarlayarak kültürel bir üstünlük iddiası üretirler. Bu argüman onlara görünürlük, “aydın” etiketi ve genç kuşaklar nezdinde sahte bir modernlik imajı kazandırdı. Gerçekte kazandıkları şey sahici bir düşünsel derinlik değil, kültürel alanda gürültü, provokasyon ve çatışma üretmekten ibaret oldu.

Bugün ateist söylemi savunmak adına sahneye çıkanlar, aslında iman–küfür safının belirginleşmesi için gayret gösteren bir topluluk haline gelmiştir. Komedyenlerin İslamî değerleri küçümseyen sözlerini sahiplenmek için sıraya giren siyasetçiler, gazeteciler, ideolojik gruplar ve çeşitli çevreler, gerçekte İslam’a, Kur’an’a ve Peygamber’e düşmanlıklarını açıkça ortaya koymaktadır. Bu tavır, sadece bir kültürel tercih değil, iman ile küfür arasındaki ayrımın netleşmesine vesile olan bir duruştur.

Bu grupların kullandığı dil, İslamî değerleri hakikati küçümseme, değersizleştirme ve alaya alma üzerine kuruludur. Kendilerini “özgürlük” ve “modernlik” kalkanı altında gizlemeye çalışsalar da hakikatte yaptıkları şey Allah’a ve Rasülü’ne düşmanlıklarını ilan etmektir. Bugün biz Müslümanların en önemli ve Allah katında makbul ameli, Allah ve Peygamber düşmanlarına karşı duruşlarımızı korumak ve bu düşmanlığı açıkça ortaya koymaktır. Çünkü iman, ancak küfre karşı tavırla sahici bir kimlik kazanır.

Bu yüzden bugün ortaya çıkan tablo, sadece kültürel bir çatışma değil, iman–küfür saflaşmasının yeniden görünür hale gelmesidir. İslam’ın hayat nizamını küçümseyen, değersizleştiren ve alaya alan bu söylem, aslında kendi kimliğini inkâr üzerinden kurmakta, Müslümanların ise hakikati savunma sorumluluğunu daha da belirginleştirmektedir.

Son dönemde toplu taşıma araçlarında, sahillerde, meydanlarda ve şehrin en görünür alanlarında Müslümanları hedef alan bu tür davranışların artması, ateist söylemin güncel bir dışavurumu olarak okunmalıdır. Bu tavırların birkaç temel nedeni vardır:

Kimlik gösterisi: Ateist söylem, kendi başına kurucu bir değer üretemediği için görünürlük kazanmak adına Müslümanları aleni şekilde tahrik etmeyi seçmektedir.

Özgürlük söyleminin istismarı: Hakaret ve küçümseme, “düşünce özgürlüğü” adı altında meşrulaştırılmakta, böylece saldırı hem cesaret olarak pazarlanmakta hem de kültürel üstünlük iddiasına dönüştürülmektedir.

Kutuplaşma stratejisi: Bu provokasyonların amacı, Müslümanların tepkisini çekerek onları asıl gündemlerinden uzaklaştırmak, terörize etmek, İslam'ın toplum için bir ümit olma vasfını ortadan kaldırmakta ve kutuplaşmayı derinleştirmektir.

Medyatik görünürlük: Aleni davranışlar sosyal medyada hızla yayılmakta, küçük ama azgın gruplara popülerlik ve görünürlük sağlamaktadır.

Bu aleni provokasyonlar, aslında ateist söylemin inkâr, tahrif ve hakikati küçümseme–değersizleştirme–alaya alma zincirinin güncel biçimidir. Müslümanları kamusal alanda sürekli savunma pozisyonuna itmek, İslam’ın hayat nizamını küçültmek ve toplumsal barışı zedelemek amacı taşımaktadır. Küçük ama azgın bir grup, bu yöntemle hem görünürlük kazanmakta hem de toplumsal kutuplaşmayı derinleştirmektedir.

Sonuç: Türkiye’de ateizmin kimlik kazanma biçimi, sahici bir düşünce üretiminden ziyade hakikati küçümseme ve alaya alma üzerinden şekillenmiş zayıf bir ideolojik duruştur. Tarihsel mirasın yükü, kültürel hegemonya mücadelesi ve güncel provokasyonlar bu söylemi beslemektedir. Bugün yaşanan açık saldırılar, iman ile inkâr arasındaki saflaşmayı daha görünür hale getirmektedir. Müslümanların sorumluluğunu hakikati savunmak ve Allah ile Rasülü’ne düşmanlık edenlere karşı duruşlarını korumak noktasında artırmaktadır.

Gelecek için sahici yol, kültürel bilincin yeniden inşası, değerlerin sahici bir dil üzerinden aktarılması ve eleştiri ile hakaret arasındaki sınırın berrak biçimde kurulmasıdır. Bu yaklaşım, sadece saldırıları bertaraf etmekle kalmaz, aynı zamanda yeni bir düşünce iklimi açarak toplumu onarıcı, umut verici ve kurucu bir ufka yöneltir. Aksi halde küçük ama gürültülü bir kesim, “özgürlük” söylemi altında İslam’a saldırarak varlığını sürdürmeye devam edecek ve toplumun yaralarını derinleştirmekten başka bir sonuç doğurmayacaktır.

 

Kaynakça

1.  Ertan Doğan, Türkiye’de Din Dışı İnançların Yükselişinin Sebepleri: Keşfedici Sıralı Karma Yöntem Araştırması, Habitus Toplumbilim Dergisi, Toplumsal Tetkikler Özel Sayısı (2025), ss. 1–52.

2. Mehmet Yüksel, Ateistlerin Tanrı Karşıtlığındaki Temel Yaklaşımları, Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi, Lisansüstü Eğitim Enstitüsü, Temel İslam Bilimleri ABD, Kelâm ve İtikadi İslâm Mezhepleri Bilim Dalı, Yüksek Lisans Tezi, 2023.

3.  “Türkiye’de Sosyal Alanda Yaşanan Kültürel Mücadelelerde Dindarlaşma, Deizm ve Ateizm Süreçleri”, Liberal Düşünce Arşiv, Cilt:0, Sayı:106 (2022), ss. 97–116.

4.  İlhan Arsel, Din ve Kadın, İstanbul: Ant Yayınları, 1970.

5.  Aziz Nesin, Azizname, İstanbul: Adam Yayınları, 1993.

6.  Turhan Dursun, Din Bu, İstanbul: Kaynak Yayınları, 1990.

7.  Bahriye Üçok, İslam Devletlerinde Kadın, Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları, 1987.

8.  Muammer Aksoy, Atatürkçü Düşünce, Ankara: Bilgi Yayınevi, 1990.

9.  Uğur Mumcu, Gözlem, İstanbul: Tekin Yayınevi, 1993.

Diğer Makaleleri