Eşiğini Kaybeden Şehir
Tahta bir kapı karşıladı önce beni.
Eşiğinden atlayıp içeri girdiğimde kocaman bir avlu açıldı önümde. Ortasında sakin bir havuz, çevresinde yüksek duvarlar vardı. Duvarların dibine sıralanmış ağaçlar onları neredeyse görünmez kılıyor, avluya bakan insanın içine tarifsiz bir huzur bırakıyordu. Cam kenarlarında ortancalar, begonyalar, akşam sefaları ve menekşeler…
İlerledikçe meyve ağaçları selamlıyordu insanı.
Büyük ve ferah pencereleri olan iki katlı, tahta bir evdi bu.
Hep düşünürüm; eskiden evler neden tahta, mabetler neden taştı?
Sonra bunun yalnızca bir mimari tercih olmadığını öğrendim. Tahta, faniliği hatırlatıyordu insana:
“Gelip geçeceksin, unutma.”
Taş ise başka bir hakikati söylüyordu:
“Bâki olan Allah’tır.”
Mimarinin bile insana hayatı, ölümü ve ebediyeti hatırlattığı bir medeniyet anlayışı…
Ne ince bir düşünce.
Peki bugün neredeyiz?
Şehirlerimiz yükseldikçe birbirimizden uzaklaşıyoruz. Dikey, soğuk ve birbirine kapalı yapılar içinde binlerce insan yaşıyor; fakat çoğu zaman yan dairemizde kimin oturduğunu bile bilmiyoruz.
Çokluğun içinde bir yalnızlık büyüyor.
İnsan kendi eliyle kendi hapishanesini inşa ediyor; betonla, yüksek duvarlarla, güvenlik kapılarıyla…
Oysa bizim mahallelerimiz vardı.
Birinin hastalığını, yokluğunu, sevincini bilirdik. Mahallede bir yetim varsa yalnız kalmazdı. Kimi maddi imkânıyla, kimi duasıyla, kimi bir tas çorbasıyla onun yanında olurdu.
Yaşlılarımız yalnızca kendi çocuklarının büyüğü değildi. Bir annenenin vefatından sonra geride kalan akranları, mahallenin ortak emaneti hâline gelirdi.
Bazen bir ekmek götürürdük.
Bazen yalnızca hâlini sormak için kapısını çalardık.
Çünkü komşuluk, aynı binada oturmak değil; birbirinin hayatına şahit olmaktı.
Ramazanlar ve bayramlar da bu yüzden başka yaşanırdı. Hazırlıklar günler öncesinden başlar; yufkalar açılır, kesme makarnalar yapılır, bir evin işi bitince diğerine geçilirdi. Herkesin eli, diğerinin sofrasına değsin diye.
Bugün ise paylaşmanın kendisinden çok, paylaşılmış görünmek önem kazanabiliyor.
Sofralarımızı ekranlara taşıyoruz. Bazen gerçekten yaşıyoruz, bazen yalnızca yaşıyormuş gibi görünüyoruz.
Biz çocukken annem dışarıda farklı bir yiyeceğimiz varsa sokakta yememize izin vermezdi.
“Alamayan olur, ayıp olur.” derdi.
Ne kadar sade, ne kadar büyük bir terbiyeydi bu.
Kendi nimetini gösterişe dönüştürmemeyi, başkasının yokluğunu incitmemeyi öğretiyordu.
Evden güzel bir yemek kokusu taşarsa komşunun da payı olurdu.
Çünkü nimet, paylaşılınca yalnızca çoğalmaz; insanı da çoğaltır.
Belki de bizim kuşağın en büyük şansı, bu manevi iklimi henüz canlı hâliyle tanımış olmasıydı.
Sokağı biliyorduk.
Komşuluğu biliyorduk.
Birbirimize dokunmadan yaşamıyorduk.
Bugünse dijitalleşme hayatımızı kolaylaştırırken, bazı doğal bağlarımızı da görünmez hâle getirdi. Üretmekten çok tüketiyor, yaşadığımızdan çok gösteriyor, kendi kültürümüzü tanımadan dünyanın her yerinden gelen yeni alışkanlıkların peşine düşüyoruz.
Elbette çocuklarımız dünya mutfağını tanısın, farklı kültürleri öğrensin. Fakat bunu yaparken ayran aşını, katmeri, keşkeği; soframızın hikâyesini de unutmasın.
Çünkü kültür yalnızca ne yediğimiz değildir.
Nasıl selam verdiğimizdir.
Misafiri nasıl ağırladığımızdır.
Yaşlıya nasıl baktığımız, fakiri nasıl gözettiğimiz, yalnızın kapısını ne zaman çaldığımızdır.
Çocuklarımız yardım edecek insanı uzaklarda aramasın. Önce yanı başındakini fark etsin.
Mahalle kültürünün bir parçası olan hayvanları da hatırlasın. Eskiden sokak hayvanları da mahallenin hayatına dâhildi. Kiminin sahibi vardı, kiminin sahibi bütün mahalleydi. Kapı önlerinde beslenir, tanınır, korunurlardı.
Bugün ise canlılarla kurduğumuz ilişki de değişti. Bir yanda eziyet, diğer yanda insanın kendi arzularına göre evlere hapsedilen canlılar ile bir yaşam anlayışı…
Belki de asıl meselemiz, yalnızca hayvanlarla veya şehirlerle kurduğumuz ilişki değil; kendimizle ve birbirimizle kurduğumuz bağı kaybetmeye başlamamız.
Oysa ben nereden başladığımızı hâlâ hatırlıyorum.
Tahta bir kapıdan…
Bir eşikten geçerek…
Ağaçların, çiçeklerin ve meyve kokularının arasından yaşayan bir eve girerek.
Belki bugün yeniden düşünmemiz gereken şey tam da bu:
Medeniyet nedir?
Daha yüksek binalar mı?
Daha büyük siteler mi?
Daha hızlı ulaşım, daha fazla tüketim, daha parlak vitrinler mi?
Yoksa insanı insana yaklaştıran bir hayat kurabilmek mi?
Veya bazen yavaşlayıp kendini bulmak mı?
Şehir; yalnızca binalardan oluşmaz.
Bir şehir, içinde yaşayan insanların birbirine nasıl davrandığıyla medeniyet olur.
Sokağı çocukların sesine, meydanı karşılaşmalara, kapıları komşuluğa, sofraları paylaşıma açmak gerekir.
Belki de şehirlerimizi yeniden tasarlamaktan önce şehir anlayışımızı yeniden hatırlamalıyız.
Bize miras kalan yalnızca mimari yapılar değildi.
Bir yaşama ahlâkıydı.
Merhamet, paylaşma, hürmet, zarafet ve mesuliyet…
Şimdi bu mirası çağın imkânlarıyla yeniden düşünmenin zamanı.
Ben şahsen insanların birbirini tanıdığı, çocukların güvenle oynadığı, yaşlıların yalnız kalmadığı, komşunun hâlinin sorulduğu, sofraların paylaşıldığı canlı sokaklar ve yaşayan mahalleler istiyorum.
Yüksek duvarların ardında birbirinden habersiz hayatlar değil; birbirine değen, birbirine şahit olan insanlar…
Ve belki bir gün, yeniden bir tahta kapının eşiğinde durup içeri girdiğimizde, yalnızca eski bir eve değil, kaybettiğimiz bir medeniyet duygusuna da yeniden kavuşuruz.
Çünkü mesele aslında evlerin tahta, mabetlerin taş olması değildi.
Mesele, insanın fâniliğini bilerek nasıl yaşadığıydı.
Ben böyle bir şehir istiyorum.
İnsanın içinde kaybolmadığı, birbirini bulabildiği bir şehir.
Canlı sokaklar, yaşayan mahalleler…
Ya siz?








