BİRKAÇ EL ARABASI KÖMÜR
Üniversiteyi kazanan öğrencilerin kayıt heyecanı yaşadığı günlerdi. Bahçeköy'deki kayıt işlemleri esnasında yeni öğrencilere yardımcı olurken, aynı zamanda onlarla tanışmayı kendim için bir fırsat biliyordum. Tanışırken sergiledikleri bazı küçük ipuçlarına dikkat ederek, aklen ve kalben yakınlık hissettiğim gençlerle ilk teması kuruyordum. Çoğunluğu Anadolu’dan gelen bu öğrenciler için kalacak yer bulmak, meselelerin en müşkülüydü. Kayıttan sonra onları Sarıyer’deki öğrenci evimizde bir-iki akşam misafir eder, bu vesileyle kendilerini daha yakından tanımaya çalışırdım.
Onlara, bir yurt çıkana yahut yerleşecek bir ev bulana dek misafirliklerinin süreceği güvencesini verirdim. Bu kadarcık bir sözün dahi yeni üniversiteliler üzerindeki tesiri çok büyük olurdu; gözleri bir anda ışık saçar, sanki kendilerine dünyalar bağışlanmışçasına sevinirlerdi.

Sarıyer’de tuttuğumuz ilk evde dokuz kişi kalıyorduk. Fakültenin açılış tarihi yaklaştıkça ev arama telaşımız had safhaya ulaşmıştı. Bir yıldır ikamet ettiğimiz Sarıyer ve çevresinde epey insan tanımış, haber salmadık kimse bırakmamıştık, ama nafile… Ev bulmak, hele de öğrenciye ev kiralamak "deveye hendek atlatmak" gibiydi. İmdadımıza o günlerde Fatih İmam Hatip’te okuyan Salih ve amcazadesi Ahmet yetişti. Almanya’da yaşayan eniştelerini, Çayırbaşı’ndaki evlerini bize kiralaması için ikna etmişlerdi.
Üç katlı binanın ilk iki katının kapıları, içerideki eşyaların üzerine kilitlenmişti. En üst katın ise henüz duvar sıvaları yapılmamış, kapıları dahi takılmamıştı. Bizim bir an önce taşınabilmemiz için iki amca oğlu el ele verip tadilat işine soyunmuş; duvarların sıvasını ve boyasını bizzat yapmışlardı. Nihayet evin üçüncü katına yerleştik. Alt katlarda kimse yaşamadığı için bina tamamen bize ait gibiydi. Böylece 1982 yılında, Çayırbaşı’nda ikinci öğrenci evimizi açmış olduk.
İleride bir kat daha çıkılır düşüncesiyle evin çatısı henüz çatılmamış, kolonlardan uzayan demir filizleri öylece bırakılmıştı. Suyu bağlanmamıştı ama Allah'tan elektriği vardı. Kullanma suyunu evin hemen önündeki kuyudan sağlıyorduk. Her yağmurda bulanıklaşan kuyu suyunu, durulması için kovalarda saatlerce bekleterek dinlendirirdik. Bu suyu temizlik, banyo ve bulaşık için kullanırken kendimizi Afrika’nın bir sahrasında sanırdık. İçme suyunu ise aradaki mesafeye rağmen camiden bidonlarla taşıyorduk. Anlayacağınız, tam manasıyla "taşıma suyla değirmen döndürüyorduk."
Her köşesinden mahrumiyet akan bu ev; sadece biz sakinlerinin değil, yurtlarda kalıp ev özlemi çeken arkadaşlarımızın da sığınağı olmuştu. Öyle ki bu sığınak; samimiyetin ve sıcaklığın iliklere kadar hissedildiği, her ders bitiminde koşa koşa gittiğimiz, kapıdan içeri girdiğimizde derin bir "oh" çekerek huzur bulduğumuz bir yuvaydı hepimiz için.
Yazın kavurucu sıcağı geçmiş; sonbaharın nasıl geçtiğini anlamadan kışın dondurucu soğukları kapıya dayanmıştı. Geceleri kat kat battaniyenin altına sığınsak da bir türlü ısınamıyorduk. Damdaki çatlaklardan sızan yağmur ya da biriken kar suları, ranzalarda yatan bizlerin üzerine şıp şıp damlardı. Çoğu sabah ezan sesiyle değil, yüzümüze aniden düşen buz gibi damlaların irkiltisiyle uyanırdık.
Çatısı olmayan evimizin damı, kar yağdığında kar topu oynadığımız bir oyun alanına dönüşürdü. Rüzgâr, evin dört bir yanını vınlayarak âdeta tavaf ederdi. Soğukla baş etmenin çaresini, rüzgâr alan kuzey cephedeki pencereleri içten kalın, şeffaf naylonlarla kaplayıp raptiyelemekte bulmuştuk. Bu yöntem evin içindeki o keskin ayazı bir nebze kırsa da tir tir titremekten yine de kurtulamamıştık. Odalar iyice loşlaşmış; üstelik naylonun çıkardığı şakırtılardan rüzgârın şiddetini tahmin ederken her birimiz birer meteoroloji uzmanı kesilmiştik.
Odada soba vardı ama içine koyacak odun, kömür Hak getire... Isınmak için hâlâ bir çare bulabilmiş değildik. Çatısız evin güneşi insanın tenini ılık ılık okşamaz, sadece yakardı. Yağmuru çivi gibi kemiklerine işler, soğuğu ise keskin bir bıçak gibi keserdi. Bizse tüm bu çileye karşı sarsılmaz bir zırh kuşanmıştık: Tevekkülümüz tamdı, Allah kerimdi. Bunca zorluğun ortasında fedakârlığın, dostluğun ve diğerkâmlığın asıl manasını bu şartlarda öğrendik. Her şeye rağmen çok şükür ki mutluyduk.
Beklenmedik Bir Ziyaret
Eve yerleşip düzenimizi kurduktan sonra arkadaşlarımızla bir karar aldık: Vakit namazlarımızı camide, cemaatle kılacaktık. Özellikle yatsı ve sabah namazlarını mahalle camisinde kılmaya gayret ediyorduk. Her vakit, cemaatten birileriyle tanışmaya çalışıyor; onların bu tanışıklıklardan duydukları memnuniyeti her hallerinden okuyabiliyorduk.
Kısa sürede cemaatle kaynaştık. Bazen yatsı namazı için biraz uzak olsa da Dağevleri’ndeki camiye gidiyorduk. Oradaki insanlarla da samimiyeti ilerletmiş, aramızda adeta bir gönül köprüsü kurmuştuk. Civarda, "Orman Fakülteli gençler" olarak nam salmaya başlamıştık.
Soğuk bir kış akşamı kapımız çalındı. Açtığımızda karşımızda cami cemaatinden Samsunlu Hamit Ağabey duruyordu. El arabasıyla getirdiği kömürleri evin önüne boşaltıvermişti. Meğer bu sadece bir başlangıçmış; sonraki akşamlar da evimizin önüne el arabaları birer birer gelmeye devam etti.
Öğrendik ki cemaatten biri, nasıl olduysa yakacağımızın olmadığını fark etmiş ve komşulardan birer el arabası kömür sözü almış. Onlar da sözlerini tutmuş, her akşam kömürleri kapımıza taşımışlardı. İşin aslı, bu insanların hiçbiri zengin değildi; aksine hemen hepsi gecekonduda yaşayan dar gelirli kimselerdi. O an çok daha iyi anladım: Bu güzel insanlar; namaz kılan, cami yolunu tutan üniversite gençliğine meğer ne kadar hasretmiş.
Birkaç el arabası da olsa artık kömürümüz vardı ama onları tutuşturacak odunumuz yoktu. Elbette bunu da onlardan bekleyemezdik. O kadarını da artık "ormancılık okuyan" öğrenciler olarak kendimiz halledebilirdik.

Ev arkadaşım Eşref’le birlikte bir balta tedarik edip düştük odun peşine. Çayırbaşı’ndan fakülteye giden yolun sağında solunda derinlemesine uzanan ormana daldık; kuru dal parçaları arıyoruz. Fakat ne gezer… Koca ormanda kuru bir dal bulamadan “ormancılar”a yakalanmayalım mı? Manzara dehşetli: Ellerinde suç aleti sayılabilecek bir balta, ormanda dolaşan iki delikanlı. Her şey ayan beyan ortada.
Bu durumdan kolayca sıyrılırız ümidiyle, “Biz Orman Fakültesi öğrencileriyiz!” cümlesiyle başlayan karşı ataklı bir savunmaya giriştik. Ama nafile... Savunmamız aleyhimize döndü. Muhafaza memurlarından biri, “Siz de bunu yaparsanız başkası ne yapmaz ki!” deyince bizdeki mahcubiyeti varın siz düşünün. Yaramazlık yaparken annesine suçüstü yakalanan çocukların hâline düşmüştük. Üstelik daha kuru bir dal bile bulamamıştık.
O telaşla ufak ufak topukladık, ardından hızlanıp evin yolunu tuttuk. Askerlik yapmamıştık ama Eşref, elindeki baltayı askerin tüfeği taşıdığı gibi omzuna yaslamış, o vaziyette yürüyordu. Olay mahallinden uzaklaşınca bir de baktık ki baltanın keskin ucu Eşref’in boynuna ufak bir çizik atmış; ince, kırmızı bir çizgi halinde kan sızıyordu.
Eve elimiz boş döndük belki ama bambaşka bir tecrübe edindik:
“Ormancı olduğunu her yerde söyleme; balta taşırken de kaçarken de keskin ucunu iyi kolla ki insan, en çok kendine zarar vermesin.”
Kırk Yıllık Vefa
Yıllar sonra, fakültede okurken bizlere pek çok konuda yardımı dokunmuş Sarıyer esnafı ağabeylerimizle iftar vesilesiyle bir araya gelmiştik. O buluşma için herkese ulaşmama rağmen Hamit Ağabeye bir türlü ulaşamamıştım. Meğer yıllar önce mahalleden ayrıldığından çevresiyle irtibatı kesilmiş.
Bu yılın ocak ayında, yardımlarını hiç unutmadığımız Bahçeköy müezzini Hüseyin Abi vefat etmişti. Cenazede Hüseyin Abi’nin kardeşinden Hamit Abi’nin telefonunu aldım. Öğrenci evimize kömür getiren o kişiye nihayet ulaşabilecektim. Birkaç defa aramama rağmen irtibat kuramamıştım. Odamızın genel kurulundan arkadaşlarla İstanbul’a dönerken nihayet ilk telefonlaşmamızı yaptık. Kendimi tanıtıp yıllar önceki o kömür mevzusunu hatırlatınca çok duygulandı ve beni mutlaka ziyaret edeceğini söyledi.
Geçmişte hayatımıza dokunan Hamit Ağabey dün ziyarete geldi. Tam otuz sekiz yıl önce öğrenci evimize kömür taşıyan Hamit Abi ile yıllar sonra yeniden buluşmuş olduk. Getirdiği kömür sadece öğrenci evimizi ısıtmamış, kalplerimizi de ısıtmıştı. Geçen yıl yayınevine gelen Ayakkabıcı Hüseyin Abi gibi onun da elinde artık bastonu vardı. Hatta ondan farklı olarak başında sarık, üzerinde cübbesi bulunuyordu.
Oturduk, geçmiş yılların hatıralarını yâd ederek tatlı bir sohbete daldık. Uzun uzun konuşup hasret giderdik. İsmailağa’da oturduğunu, yedi kızından altısının evlendiğini anlattı. Eski dostları andık. Çayırbaşı’ndaki bir fabrikada gece bekçiliği yapan Kani Abi’nin iki yıl önce kanserden vefat ettiğini söyledi. Fabrikada nöbetçi olduğu gecelerde yanına uğrayıp çayını içtiğimizi, ettiğimiz o derin sohbetleri hatırladım. Kani Abi’ye Allah’tan rahmet diledik. Kibrit fabrikasında birlikte çalıştıkları Muhlis Güzel’in hasta yattığını söyledim, ona da şifalar diledik. Anlattıklarımız sanki daha dün yaşanmışçasına tazeydi. Ardımızda bıraktığımız o güzel günler, bir film şeridi gibi birer birer gözlerimin önünde canlandı:
Yağmurlu bir gecede Sarıyer’den Çayırbaşı’ndaki eve ranzaları, üzerindeki sünger yataklarla birlikte konvoy halinde taşımamız; ev sahibimiz Mustafa Abi ve kardeşi Muhlis Abi’nin evimizi ziyaret etmeleri ve yıllarca unutamayacağımız “odun!” muhabbeti; çatıya koyduğumuz leğende yağmur suyu biriktirmemiz; iki arkadaşımızın balkonda soğuktan donmuş buzlu suyu içme yarışması; semt pazarından topladığımız tahta limon kasalarıyla kömürü tutuşturma çabamız; hemen ilerimizdeki çayırlık alanda fakülteden arkadaşlarımızla yaptığımız maçlar… Aradan geçen onca yıldan sonra bunları hatırlamak ruhumda ne tatlı rüzgârlar estiriyordu. Sanki bir feyiz ırmağına dalmıştım.
Ayasofya ve Ötesi

Hamit Ağabey ile buluşmamız, Ayasofya’nın tarihî açılışından üç gün öncesine rastlamıştı. Seksen altı yıl boyunca alnında kara bir leke gibi duran müze damgası kaldırılacak ve Ayasofya asli unvanına kavuşacaktı. Müslüman gençliğin “Ağlama Ayasofya, yeter Allah aşkına!” nidaları artık son bulacaktı. Yeniden içinde Allah’ın adının yüceltileceği, tesbih edileceği bir Cami-i Kebir olacaktı.
Bir zamanlar “Zincirler kırılsın, Ayasofya açılsın!” sloganıyla yumruklarını sıkan bizler için bu günleri görmek en büyük lütuftu. O günlerden beri kalbimizde Ayasofya aşkı hiç eksilmedi. Yıllardır hüzünle seyrettiğimiz, özlemle, umutla ve dua ile beklediğimiz Ayasofya’nın açılış sevincini hep birlikte yaşayacaktık.
Tarihler 24 Temmuz 2020’yi gösterdiğinde Türkiye’nin, hatta dünyanın gündemi bu muhteşem dönüşe kilitlenecek ve o gün, günlerden Ayasofya olacaktı. Sultanahmet Camii’nde yükselen ezan sesine Ayasofya minarelerinden mukabele edilecekti. O ezanların yankısı dünyanın dört bir yanından duyulacaktı. O gün, mahzun ve müminlerin temiz, mübarek alınlarına hasret kalmış mabet, yeniden eski ihtişamlı günlerine kavuşacaktı.
Ayasofya bilinci Hamit Ağabeyde hâlâ eski günlerdeki gibi dipdiriydi. Tarihî güne şahitlik etmek için Temmuz’un 24’ünde Ayasofya’da ilk cuma namazını kılmak üzere sözleştik. Ancak biliyorduk ki asıl zorlu eylem ondan sonra başlayacaktı: Sıra, yüreklerdeki paslı zincirleri kırmaya gelecekti.
Ne tevafuk ki eski bir dostun bir el arabası kömürle fethettiği yüreklerimiz, yıllar sonra Ayasofya Camii’nin açılışında aynı sevdayla atacaktı. Bir kahvenin bile hatırı, hem de kırk yıl unutulmazken; zor zamanlarda bize yardım elini uzatan o kıymetli insanları unutmak, iyiliği ve bizzat özümüzü unutmaktır.
İyilikleri unutmak, kendimizi unutmaktır!








