Duyurular Haberler Etkinlikler
 
 
 
 
   
imh.org.tr anasayfam olsun | Bu sayfayı arkadaşına gönder



Email:   
  
Yenilikler,Haberleri, Duyuruları İlk Siz Öğrenin

 

         Türk Sineması 2009’un sonlarında gişe sorunlarını aşmış; Yılmaz Erdoğan da, Vizontele, Vizontele Tuba, Organize İşler filmlerinden sonra Neşeli Hayat’la sezonu yakalamış gözüküyor. Neşeli Hayat, yılbaşına ayarlanmış zamanlamasıyla rakiplerinden öne geçip yılbaşından önce vizyona girdi. Zira film bir yılbaşı hikâyesini anlatıyor.

        Cem Yılmaz, Yılmaz Erdoğan ve Şahan Gökbakar, Ata Demirer gibi mizahçılık yönleriyle ön plana çıkmış sanatçılar, başarılarını sinemada taçlandırarak hem ticari hem de sanatsal olarak Türk sinemasında yer etme arayışındalar. Edebiyat ve yazarlık perspektifinden bakıldığında anılan isimlerin içinde kıyas kabul etmeyecek bir biçimde Yılmaz Erdoğan farklı bir yere sahip. Senaryo bir filmdeki en önemli unsurdur. Kalıcı olan, fark yaratan senaryolar sinema literatüre girer; Diğerleri ne kadar etkileyici olursa olsun kolayca tüketilir, piyasa yapar ve geçer giderler. Metin ise metindir(Dayanıklılık anlamında bir tevriye…)Yorum yeteneği, sanatsal beceri, oyunculuk gücü, yaratıcılık gibi özellikler bir sinema filmi için elbette çok önemlidir, fakat hiç biri sağlam bir metin kadar vazgeçilmez değildir. Dev bütçeli, bol efektli Hollywood yapımları görsellik açısından sanatsal filmleri ezip geçebilir. Mesela 2012 filmi, konu aldığı kıyametin kerametiyle gösterime giren bütün Türk filmlerinden daha fazla gişe yapabilir -muhtemelen böyle de olacak-… Ama o bile, türünün tek örneği olmadığı gibi son örneği de olmayacak ve unutulacak. Hakiki bir sinema filmi, film bittikten sonra başlar.

        Yılmaz Erdoğan bir yazar, hem de Türk Edebiyatına ve sinemasına adını yazdıracak bir yazar; bunu net bir şekilde tespit etmenin hiçbir mahzuru yok. Erken bir tanımlama da sayılmaz… Cem Yılmaz hala bir karikatürist, bir meddah belki. Şahan Gökbakar bir mukallit, Ata Demirer de öyle. Oyunculuk ve rol başarısı açısından Cem Yılmaz’ı ayrı bir kategoriye koymakla birlikte hiç birisi çok iyi değil… Hem yapımcı hem yönetmen hem oyuncu(başrol) olmaları ayrıca katlanılmaz bir şey... En azından “yapımların bir handikabı bir tür saygısızlık” demek de geliyor içimden, ama piyasa şartlarında bu durumu anlamak ta mümkün… Neyse bu bahs-i diğer. Bütün bunlardan sonra yine de, Yılmaz Erdoğan’ın ismini, en önemli yazarlar arasına koyuyorum. Sinema dili açısından daha yürünecek yolu var şüphesiz ama Aziz Nesin, Haldun Taner gibi isimlerin yanına konulacak bir isim Yılmaz Erdoğan: işte, bu bir fark. Televizyona yaptığı işler, filmlerinden daha başarılı. Ferhan Şensoy’un şans vermediği biri olarak onu bile isteye Yılmaz Güney’in yanına da koyuyorum. Her projesinde en iyimser ve pozitif ifadeyle hemşerilerine pozitif ayrımcılık yapan biri olduğunu görüyoruz. Sol kültürden yetişen birisi olarak halkını çok iyi tanıyan, en aşağı tabakaları bile doğru gözlemleyen, onlara iğreti bakmayan, oralardan geldiğini unutmayan, Okul kuran bir yazar olarak takip edilmeye değer.

          Bu çerçevede Neşeli Hayat’ı izlerken Seyircinin zekâsına saygı duyulduğunu hissediyor ve siz de yazarın zekâsına saygı duyuyorsunuz. Diyalektik mizah anlayışı hem satırlarda hem sahnede, hem de perdede geçer akçedir. Filmin bir iki enstantanesini anlatmak her halde Zait değildir. Kahramanımız üç yıldır ağzına içki sürmemiş ama o akşam artık canına tak demiş olduğu için önünde bulduğu bardağı dikleyince arkası geliyor.(Zaten meyhaneye girersen içersin…)Karısı -içtin demek içince halloluyor mu? diye soruyor. Cevap güzel:

–Hallolmayınca içiliyor… Bir başka enstantane; Büyük ağabeyinin yanında kalan vasıfsız, işsiz, saf ve komik bir gencin yağmurlu bir gece evden atılması ve eniştesinin evine sığınması esnasında yaşanan diyalog;

 Enişte: Biz de kalır her halde!

Abla: Her halde nerde kalacak başka ?(Tuhaf bakışmalar ve sessizlik) Bu sinemanın imkânı belki romanda olsa bu sahne en usta romancı böyle güzel veremez bu anı. Ancak oyunculukla bu kadar güzel, ancak o sessizlik anı izlenince bu kadar etkili, sessiz konuşmak bu kadar çarpıcı olabilir Hemen söyleyelim; Yılmaz Erdoğan’ın önceki filmlerinden farklı olarak daha hayatın içind,e daha olağan daha doğal bir hikâye anlatılıyor. Buna rağmen Piyes havasından yüzde yüz sıyrıldığını söylemek zor. Filmin ritmik müziği bu havayı pekiştiriyor. Belki de oyuncuların çoğu BKM’den diye böyle bir yargı pekişiyordur.

Oyunculara gelince, filmde roller oyuncuya göre yazılmamış; bilakis rollere göre oyuncu seçimi yapılmış.Belli özellikleri ve dolayısıyla sınırlılıkları olan oyunculara onlara göre roller yazmak gerekir. Mesela Yılmaz Erdoğan’ın akrabası olarak bildiğimiz Ersin Korkut’un oynadığı rol, genel olarak başarılı olmasına rağmen, bir başkası bu rolü daha başarılı oynayamazdı diyemiyoruz.Aslında Filmin en bariz başarısızlığı Aynı aileden olan  dört kişinin dört farklı yerel ağızla konuşuyor olmaları. Biri Hakkarili, biri Urfalı, diğeri Orta Anadolu,  bir diğeri Orta Anadolu’nun başka bir yöresinden gibi .En başarılı yönü de sıradan insanın hatta toplumun en aşağı tabakasından insanların hayatını bir mesaj ile birlikte gerçekçi bir şekilde yansıtabilmesi. Bu arada sinemada yeni oluğunu bildiğimiz Büşra Pekin, yer yer Yılmaz Erdoğan’dan bile daha fazla göz dolduruyor.

         Kırsal kesimlerin Metropol sürümü gecekondu mahalleleridir. Ve oralarda da devam eden bir hayat vardır. Şehrin varoşlarındaki neşeli olmayan, kederli olması mukadder olan ama devam eden hayat. Hayat olup olmadığı belli olmayan ama devam ettiği kesin olan hatta kesin olanın sadece devamlılığın olduğu bir hayat. Fakirliğin, cahilliğin, devletin, geleneğin, zenginliğin, karmaşanın yaşanmaz hale getirdiği utanç duygusunun başat olduğu hayat. Neşeli hayatın özleminin ve özentisinin olduğu hayat… Böyle bir hayatın içinde kaç kişi safiyetini ve ruhunun güzelliğini, inancını iyi bir insan olma iradesini koruyabilir. Kaç kişi bütün bu baskı unsurlarına insanca ama ideolojik olmayan bir karşılıkla; tüm bunların farkında olmadan bir cevap üretebilir..

         Efekt ve bilgisayar harikası aksiyon filmlerinin oluşturduğu gerilim şunu söyler.’İşte bak insan ne kadar güçlü! İmkânsız olanı başarıyor. Oysa gerçek hayatta filmde yaşananların binde birine dayanamaz insan. O korkunç olaylar gerçekleşmese bile tehlikesi insanı fücceten götürür. Oysa hayat, zaten bir mucizedir ve biz nasıl oluyor da her şey bu kadar olağan olabiliyor diye her an hayret makamında olmalıyız. İnsan hayret etmekten vazgeçtiği ve fazlasıyla teknolojik ve bilimsel bir varlık olduğundan bu yana hayretin yerini doldurmak için suni heyecanlara başvuruyor. Anlamak yerine tanımlamak, fark etmek yerine benzetmek. hayret yerine şaşırma(efekt), huzurlu bir hayat yerine sürurlu bir hayat(Neşeli Hayat). “Ahlak Üzerine Mektuplar” kitabında Dekart şöyle yazar; Bahtiyar olmakla mesut olmak aynı şey değildir. Bahtımızı biz belirlemeyiz; ama saadet çalışarak kazanılabilir. Velhasıl, daha neşeli bir hayat için saadetimizle oynamamalıyız. İşte kıssadan hisse…

          Filmde argo ve galiz ifadeler yok. Cinsellik görüntüsü ve sömürü yok ama bahis ve göndermeler var. Filmi komedi filmi olarak izleyecekler yanılacaklar. Komedi unsurları fazlasıyla var ama komedi değil.

          Türkiye’de bilim ve sanat, aydınlanmacı solcu kesimlerin tabii mecrası olarak görülür. Bu kesimler de, kendi düşünce ve inançlarını sanat ve bilim yoluyla anlatırlar. Dinin savunusunun ise sağcılar tarafından yapıldığı bir ortamda sol bu konuya önyargılı ve adeta yabancı gibi yaklaştı. “İstemem yan cebime koy “deyimi İlk defa batılı anlamdaki ilk tiyatro eseri olan Şinasi’nin “Şair Evlenmesinde “ geçer. Pinti hacı, zalim hoca, yobaz imam vs. tipler, tiyatro ve sinemada çokça işlenmiştir. Son yıllarda, dine dair olay ya da olguların da doğal olarak filmlere konu olduğunu ve o klasik ön yargının azaldığını görüyoruz. Neşeli Hayat filminin bu meselelere karşı bakışı ideolojik olmamasına rağmen önyargılardan tam olarak kurtulduğu da söylenemez. Yalnızca daha ince göndermeler var. Bunda belki de dinin gelenekle(Tradition)ya da mezhep(religious sect)le karıştırılması etkili oluyordur. Dinin, yılbaşı kutlamalarına bakışı, sıradan insanın yaşadığı çelişki, “Çocukların sevgisi gerçek, inandıkları yalanlar bile doğru” mesajıyla post modern bir uzlaşıya dönüşüyor. Kolay Para ve Saadet Zinciri dolandırıcılıkları, AVM’lerin kuşattığı şehir yaşamı, merhametsiz ama dindar insanlar (Dindar oldukları için mi merhametsizler, merhametsiz oldukları için mi dindarlığa sığınıyorlar? Yılmaz Erdoğan bu noktada klasik paradokstan kurtulamıyor.) Filmde en doğal, en yumuşak bir biçimde mesaj konusu oluyor.

Ezcümle izlenmelidir.

                                                                                              DAVUT AKGÜL

                                                                                                  05/12/2009

 

 

Önceki Yazılar

Beşir'le Vals

Son Buluşma 

Ve Mustafa, ve Kemal ve Atatürk

Dinle Neyden

120...

Bahriye SOLTAN
İNSAN VE MEDENİYET HAREKETİ DOSTLARINI RAMAZAN İFTARINDA BULUŞTURDU
Cemal BALIBEY
Bir Yıldız Gibi Kayarak Ayrıldı Aramızdan
  DUYURULAR
E mail
Şifre
Şifremi Unuttum      
YENİ ÜYE
İMH Üyelik Sistemi Avantajlarından sizde yararlanın
  Hükümetin yeni anayasa çalışmalarının hak ve hürriyetleri geliştireceğine inanıyor musunuz?
  Evet
  Hayır
  Kısmen
  İlgilenmiyorum
    Diğer Anketler  
 
İNSAN ve MEDENİYET HAREKETİ Web Tasarım ve Programlama
www.yonca-ad.com
Web Tasarım, İnteraktif Cd, Tanıtım Filmi...
Nişanca Mahallesi Otakçılar Caddesi No:21 / 3 EYÜP - İSTANBUL
Tel: 02125013171 | Faks: 02125013105    
Copyright - 2008 2010 / İMH