BİR VAROLUŞ HALİ HASTALIK
Derman ararken derdime
Derdim bana derman imiş
Bürhan aradım aslıma
Aslım bana bürhan imiş
Kanden gelir yolun senin
Ya kande varır menzilin
Nerden gelip gittiğini
Anlamayan hayvan imiş
Varoluş ve hastalık arasındaki ilinti çok uzak gibi görünmektedir. Ancak varoluşu bir süreç olarak kabul ettiğimizde, hastalıklı ilintisini kurmakta zorlanmayacağız. Bu sebeple meseleyi ortaya koymadan önce, bu meseleye esas teşkil edecek bir kıssayı burada zikretmek isabetli olacaktır.
Kur’anı Kerim de sabrıyla övülen Eyüp Peygamber’in kıssasıdır. Rivayet edilir ki; geçmiş zamanların birinde bağlarıyla ünlü Suriye topraklarında Eyüp adında zengin ve iyi ahlaklı biri yaşardı. ‘Para insanı saptırır’ derler ya, onunki si öyle değildi; malı gün geçtikçe çoğalıyor, o da gün geçtikçe daha çok hayırsever biri oluyordu. Malın mülkün Allah vergisi olduğunu, onların bir gün hesabını vereceğini aklından çıkarmaz, dilinden şükrünü, malından sadakasını eksik etmezdi.
Bir insan hem varlıklı hem ahlaklı olunca, onu çekemeyenler de elbette olacak… Bazıları şöyle diyordu:
“–İnsan bu kadar varlıklı olduktan sonra elbette herkese dağıtır… Malı nasıl olsa çok..! Dağıt, dağıt bitmez ki...! Bu kadar refah içinde olan biri tabi ki iyi ahlaklı olur; ona sataşan yok, çatışan yok… Herkes ona nasıl olsa saygılı davranıyor…”
Oysa Allah, kulu Eyüp’ün samimiyetini ve Hakk’a bağlılığını biliyordu. Bunu diğer insanlara da göstermek istedi.
Hz. Eyüp’ün tıkır tıkır giden işleri ilk kez hayvanlarının peş peşe hastalanmaya başlamasıyla bozuldu. Kısa süre içinde koca sürüden bir tek sıska inek, bir tek karakeçi kalmadı; hepsi telef oldu. İnsanlar Eyüp’ün bu duruma ne diyeceğini merak ediyor; ağzını yoklayarak:
“–Nedir bu başına gelenler…!” diyor ah vah ediyorlardı. Eyüp peygamber yüksek ahlakından ödün vermeksizin:
“-Allah verdi; Allah aldı; her şey O’nun değil mi?” diyordu.
Eyüp Peygamber hayvanlarını kaybetti ama sabrını ve metanetini kaybetmedi.
Belalar geldiğinde aile ve akrabalarıyla gelirmiş...! Eyüp Peygamber bir gün dışarıda işleriyle meşgul iken acı bir haber aldı. Ani bir sarsıntıyla evleri yıkılmış, tüm çocukları göçük altında kalmıştı. Yıkıntıdan sağ kurtulan yalnızca karısıydı. Hz. Eyüp’ün gözleri evlat acısından kanlı yaşlarla doldu; ama ‘sabır’ dedi.
Eyüp Peygamber çocuklarını kaybetti ama sabrını ve metanetini kaybetmedi.
Belalar henüz bitmemişti. Hz. Eyüp’ün vücudunda yaralar çıkmaya başladı. Küçük küçük çıbanlar, gün geçtikçe büyüdü; bütün vücuduna yayıldı. Eyüp Peygamber hekimlere gitti, ilaçlar kullandı ama nafile… Yaralar iyileşeceğine azıyordu. Eyüp Peygamber’in hastalığı arttı. Artık çalışamadığı için elde avuçta ne varsa hepsini tüketti. Karısı ona bakıyor, evi geçindirmeye çalışıyordu.
Eyüp Peygamber’in yaraları çok fenalaştı. Hastalığının bulaşıcı olması ihtimaline karşı kimse onun yanına yaklaşmak istemiyordu. Eyüp Peygamber yapayalnız kalmıştı. Acı ve ıstıraplar içindeydi… Allah’a dua etmeye ve O’ndan sabır istemeye devam etti. Ama artık bırakın vücudunu hareket ettirmeyi, dudaklarını kıpırdatacak takati kalmamıştı. Bir insanın başına gelebilecek her türlü felaket ve musibet, onun başına gelmişti ve o, tıpkı sağlıklı ve varlıklı günlerinde olduğu gibi Allah’tan uzaklaşmamış, O’na olan bağlılığını ve güvenini kaybetmemişti. Eyüp Peygamber sağlığını kaybetti ama sabrını ve metanetini kaybetmedi.
Hastalığının şiddetlendiği bir anda:
“Ey Rabbim!” diye dua etti. Halim sana malumdur. Adını anamayacak kadar hastayım! Ey Şifa Veren! Şifana muhtacım…”
Yüce Allah, Eyüp Peygamberin makamını, katında daha da yüceltti. Ona:
“–Ayağını yere vur” diye vahyetti. Eyüp Peygamber güçlükle ayağını kaldırıp indirdi. Ayağını indirdiği yerden berrak bir su kaynamaya başladı. Eyüp Peygamber o suyla yaralarını temizledi. Yaraları kısa sürede kuruyup kayboldu; sudan doyasıya içti, içindeki dertler şifa buldu.
Hastalık, Eyüp a.s başına gelen, ilk insan kızı ve oğlunun bu yana tecrübe ettiği bir haldir. Bu hal karşısında bu kıssada olduğu gibi, çeşitli zaman ve mekânların insanları çeşit, çeşit tavırlar göstermişlerdir. Bu yazının ele alıp işlemek istediği husus hastalığı nasıl algıladığımız. Yazım, hastalık gibi hayatta karşımıza çıkan engel, kıstırılmışlık, çaresizlik, yokluk, eksiklik, dert, keder, hüzün, ayrılık vb. tüm görünen bu anlamların arkasında ki hakikati bulma denemesidir.
Hastalığın etimolojisi
Hastalık, Türkçe organizmada birtakım değişikliklerin ortaya çıkmasıyla fizyoloji görevlerinin bozulması durumu, sayrılık, maraz, Görüldüğü üzere hastalık, insan organizmasının normal faaliyetlerini devam etmesini engelleyen bir durum olarak karşımızdadır. Hastalık bize bedenimizi fark ettirir. Daha önce bedenle ilgili hiç bir şey düşünmezken; kolumuzu, gözümüzü, bedende yer alan ufacık bir mikrobu hem fark eder, hem de önemini hissederiz. Bizim için Varoluşu hissediştir. Bir keşiftir. Büyük bir evrenin parçası oluşumuzun, başı boş olmadığımızın ve bu dünyaya dair bir anlamımızın olduğunun bilincine eriştir. İşte zaten orda başlar hikâye. O ana kadar nasıl da her şey tıkırında gidiyordu halbuki. İşte bu sebeple hastalıkları tedavi için uğraşan insanlara Arapça kökenli hekim veya Fransızca kökenli doktor diyoruz. Arapça hekim, hikmetle muttasıf olan ve mevcudatın hakikatine vâkıf olandır. Hekim hastalıkla hakikate şahitlik eder. Bu sebepledir ki hakikat karşısında insanlar iki kısımdır. Hakikati kaldırabilen ruhlar, kemal yolculuğunda üst basamaklara çıkarken; hakikati kaldıracak kapasitede olmayan ruhlar hakikat karşısında inkâr karanlığına düşerler.
Hastalık Üzerine
Eyüp Peygamber’in kıssasında gördüğümüz gibi hastalığı kul Allah’tan gelen bir imtihan olarak kabul ediyor. Yine kul“ Ey Allah’ın kulları! Tedavi olunuz. Çünkü Allah, her derdin bir şifasını indirmiştir. İhtiyarlık hariç” Hz. Peygamber’in bu hadisi şerifinde zikrettiği gibi hastalık karşısında isyan etmeden onun şifasını arıyor. Bu sebeple tıbba en büyük katkı Hipokrat’tan sonra İbni Sina’dan gelmiştir. İbni Sina halen tıp tarihinde bir çığır olarak devam etmektedir.
Hastalıkla iki kabul, aynı anda ortaya çıkar; birincisi yukarıda zikrettiğimiz gibi hastalığın imtihan olduğu ve hastalığı veren yüce Rabbe verdikleri karşısında isyan etmeden hastalığın şifasını arama yolunda sabırdır.
Resulullah (sav) şöyle buyurmuştur: "Mü'min kişiye bir ağrı, bir yorgunluk, bir hastalık, bir üzüntü hatta ufak tasa isabet edecek olsa, Allah onun sebebiyle mü'minin günahından bir kısmını mağrifet buyurur."
Yine hastalık hatalarımız sebebiyle başımıza gelendir. Burada aslında çok ilginç olan bir ayrıntı vardır. Hastalığın yaptığımız hatanın bir karşılığı olarak kabul edilmesidir. Bu resmi daha büyüttüğümüzde görülecektir ki; bu bakış açısı insanın çevresiyle olan ilişkisinde bir duyarlılık geliştirmesine vesile olmaktadır. Hatta bu bakış açısının bugüne bir yansıması olarak, günümüzde hastalıkların artmasının sebebinin, insanın tabiatı bozmasının bir sonucu olarak da kabul edilmesidir. Buna rağmen hala modern dünya ilerleme mitiyle kendini tahkim etmeye çalışır. İlerleme teknolojiye indirgenmiştir Tıp ilerledi söylemi de bu zihniyetin söylemidir. Tıp çok ilerliyor ama Hipokrat yemini geriliyor. Burada ki gerçek, ilerleyen sadece tıp değildir, kanser de. Tıbbın çok ilerlemesi kanserin çok ilerlemesinden ötürüdür.
İkincisi ise hastalık karşısında gösterilen tavır isyandır. Reddediştir. Hastalığın varlığını kabul etmekle beraber neden onun başına gelmiştir. Neden onu bulmuştur. Ondan ne istiyordur.
Modernlik insanı kuşattıkça hayatın diğer alanlarındaki parçalanmışlık burada da kendini göstermektedir. Beden ile ruh arasındaki ilişki, insan eylemleri ile tabiat arasındaki, insan ile insan arasındaki ilişki hastalıkla ve şifa ile olan bağlantısını koparmıştır. Modern tıb insana parçalı ele alır. Bir organı tedavi ederken, diğer bir organda komplikasyonlara sebep olur. Dolayısıyla modernin parçalı bakışı bugün ciddi sıkıntılar yaratmaktadır. Bu anlamda tıp alanında yeni bir bakış açısına ihtiyaç vardır. Bu anlamda kadim gelenek, zengin bir kaynak sunaktadır.
Hastalık vasatın aşılmasıdır. “Hastalıkların anası çok yemektir” Hz. Peygamber’in sözüyle bu konuya dikkat çekilmiştir. Yemekte aşırıya kaçmak, hastalığa sebebiyet vermektedir. Vücudun ayakta kalmasını sağlayacak yiyecekten fazla alınması, metabolizmanın dengesini bozacaktır. Burada her şeyde olduğu gibi anahtar kavramımız dengedir.
Razî gibi büyük Türk hekimleri de tüm İslam hekimleri gibi hastalığı, bedendeki unsurların
dengesizliğine bağlardı. Hekim, hastalık belirtilerini inceler, nabız ve idrar muayenesi
yapardı. Akıl hastalıklarının nedeni de vücutta var olduğu düşünülen unsurların (kan, bal-
gam, sarı safra ve sevda) dengesizliği ile açıklanır ve buna göre tedavi edilirdi. Örneğin
mâl-i hülya (Aşk) hastalığı kara sevda, yani kara safranın fazlalaşması ile açıklanırdı. Denge; yani ne az, ne çok. Bu konuda güzel bir hikâye anlatılır.
Harun Reşid dört devletin ileri gelen tıp âlimlerinden dört hekimi huzuruna davet ederek onlara:
Bana her hastalığı şifaya kavuşturacak birer ilaç söyleyiniz – dedi
Hindistanlı Hekim: Bana göre siyah helile içmek her hastalığa şifadır
Avrupalı Hekim: tere tohumu yutmak benim kanaatime göre her hastalığın şifasıdır.
Iraklı Hekim: benim görüşüme göre her hastalığın çaresi sıcak su içmektir.
Bu Hekimlerden en âlimi olan hekimde:
Helile içmek mideyi kabız eder. Tere tohumu yutmak ishale sebep olur. Sıcak su içmek ise mide sarkmasına meydana getirir. Bana göre her hastalığın çaresi, ilaçların en güçlüsü; istekli olmadıkça kat’iyyen yemek yememek, sofradan yemeğe istekli olarak kalkmaktır” dedi
Diğer Hekimler:
“Doğru söyledin” dediler.
Sultanü’l Enbiya efendimiz:
“bütün dert ve hastalıkların başı çok yemektir” buyurdu.
Beden emanettir ve elden gitmeden önce gerektiği değer verilmelidir. Ruh evi temiz tutulmalıdır. Ruh evi korunmalıdır.
Bir Varoluş Hali Hastalık
İnsan düşünen bir canlı olarak, yaratılışını anlamlandırma çabası içindedir. Bunu yaratılışını gereği olarak zorunlu yapar. Bu Varoluş sancısı her insan evladında aynı şekilde cereyan etmez. Ayrıca zamanın ruhu da bu algılayışları etkiler. Bugün kaosun eşlik ettiği her şeyde, insan için anlamlandırması daha da sancılı olmaktadır. Önceden her şey bir anlam dünyası içinde bize gelmekte ve biz o anlam dünyası içinde günlük yaşantımızı sürdürmekteydik. Hastalıkta bu dünyanın içinde bir imtihandı. Sabredilecek ve şifası aranacak.
Günümüzde ise anlam dünyası bulanıklaştı. Zamanın ruhu kaos. Yani tek bir anlamlar dünyası yok. Hâkim olan anlamlar dünyası bizim bedene dar geliyor. Bu sebeple hastalık bu anlamlar dünyasında bir imtihandan çok engellenme. Eksik oluşun hatırlanması.
Kendini tanrı hisseden insanın düşmesi. Dünyanın geçiciliğin anlaşılması. Sonsuzluk iksirinin bulunamamasıdır. Çünkü modern insan dünya ya dönüktür yüzü. Akıl hesaplarını dünya da ebedi kalmanın sırlarını aramakla yapar. Gördüğü kadarı vardır. Görmediği yoktur.
İnsan Ahsen-i takvim üzere yaratılmış bir varlık. Varlığının bilincinde olan tek canlıdır. Düşünen, konuşan anlamlandıran, sorgulayandır. Bu bakımdan sadece insanın Varoluş hali derin ve sancılıdır. Buluğla başlayan, ölüme dek süren bir yolculuktur. Hastalık bu Varoluş halinin bir durağıdır. Herkese göre değişen ama var oluşa işaret eden bir duraktır.
Varoluşuyla karşılaşan. Çünkü insanlar engellenmelerle karşılaştığında “ben”in farkına varır. Bu farklılık aynada ki aksidir. Kendi yüzünü ilk defa gören insanın şaşkınlığıdır. Yani rutinin dışına çıktığında fark edilir ben. O zaman başlar zaten Varoluş sancısı.
Dünya cennet ile cehennem arasındaki yerdir ve kemâlin yeri ile nakısın yeri arasında ki ruhun kendini aradığı yerdir. İnsanın kendini keşfettiği yerdir. İnsan olma macerası burada başlar. Primitif varlık insanın kemali bu yolculuktaki engellenmeleridir. Hastalık bu anlamda bir engellenme değil Varoluş sancısının yaşandığı bir duraktır. İnsan burada kendiyle hesaplaşır. Bildikleriyle hesaplaşır.
Hastalık bir engellenme olarak değil, bir Varoluş alanı olarak kendini gösterir. Niyazi Misri’nin dediği gibi “derman ararken derdime, derdim bana derman imiş” sözleri bu hakikati en yalın biçimde ifade etmektedir. Aslında hastalık dert değildir. Bunu ancak hastalığa derman için çıktığımız yolculukta fark edebiliriz. Hastalık Varoluş halidir. Varoluş’un hissedildiği sancılı bir süreçtir. Sancılıdır. Çünkü insan yeni bir durumla karşılaşmıştır. Hem de benini tehdit eden bir şeyle buna karşı nasıl tavır alacaktır. İşte burada anlamlar dünyası karşısına çıkar hepsiyle yüzleşir. Hesaplaşır. Kavgaya tutuşur. Sonunda birinde karar kılar. Ya onun için hastalık büyük bir musibet nerden kendini bulmuştur. Şimdi nerden çıkmıştır. Nasıl da her şey tıkırında güzel giderken, Olmaz olsun dedirten türünden isyanla şekillenmiş bir tavırdır. Ya da bu bir imtihandır, ellerimizle yaptığımız cürümlerin dünyada ki karşılığıdır. Bu sebeple günahlarımız dökülür. Bu yolda çaresi aranan sabır yolculuğudur. Eyüp a.s gibi ağırlanan Varoluş halidir.
RABİYA AYDIN