Sosyal Ağ

 

Günün Fotoğrafı

ETKİNLİK TAKVİMİ

Beni Haberdar Et!

Yazarlar

Alıntı Yazılar

Medeniyet TV

GENÇ HAREKET

Yeni Anket

Yerli ve millî olmak

imh.org

24-12-2014

Yerli ve millî olmak

Yüzüncü yıllardan geçiyoruz. Balkan Savaşları, Birinci Cihan Harbi. Daha dikkatli olabilmek için, neler yaşandığına dair ciddi okumalar yapmalı ve değerlendirmelerde bulunmalıyız.

Evvela, Falih Rıfkı Atay’ın Zeytindağı isimli eserine yazdığı önsözden kısa bir bölüm: “Bizden Bel-                   grad’ı aldıkları zaman, düşman delegeleri Niş kasabasını da istemişlerdi. Osmanlı delegesi ayağa kalkarak; “Ne hacet” dedi, “İstanbul’u da size verelim.” Babalarımız için Niş, İstanbul’a o kadar yakındı. Biz eğer Vardar’ı, Trablus’u, Girit’i ve Medine’yi bırakırsak, Türk milleti yaşayamaz sanıyorduk. Çocuklarımızın Avrupa’sı Marmara ve Meriç’te bitiyor.” (Milli Eğitim Basımevi, 1970, sayfa 12)

Kısa sürede ve yıkıcı bir şekilde yaşanan, tam olarak budur. Devamı için, Edward Erickson’ın Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı Ordusu’nu anlattığı önemli eserinden bir cümle paylaşalım: “Türkiye’nin düşmanları Mondros Mütarekesi’nden sonra bu ülkeyi ebediyen yok etmeye kalkışacaklardı.” (Size Ölmeyi Emrediyorum, Kitap Yayınevi, 2003, sayfa 288.) Hemen peşinden, bir ihtiyaç gibi, Yahya Kemal’in 1918 başlıklı şiirini okuyorum. Mütareke’nin milletimiz için ne manaya geldiğini anlattığı o dokunaklı şiiri: “Ölenler öldü, kalanlarla muztarip kaldık / Vatanda hor görülen bir cemâatiz artık.” (Kendi Gök Kubbemiz, 1961, sayfa 75.)

“Denize düşen yılana sarılır” atasözünün bir başka çeşidi daha vardır ve pek kullanılmaz. Şudur o: “Denize düşen kılıca sarılır.” Bu söz, milletimizin bin yıllık macerasını özetliyor gibidir. Malazgirt’ten İstiklâl Harbi’ne kadar. Fırsatını bulmuşken, “felaket yalnız gelmez” sözünü de hatırlatmak isterim. Daha geniş bilgi için, Osmanlı’nın son elli yılına bakılabilir.

***

Mustafa Çalık’ın yayına hazırladığı Bir Asır Sonra Balkan Savaşları kitabında hiç unutamadığım, defalarca okuduğum bir bölüm var. Bu yazı için biraz uzun sayılabilir. Ne var ki, derdimizi anlatabilmek için, tamamını paylaşmak zorundayız: “Balkan Harbi’nde önemli bir kısmı Türk olan harekât sahasındaki Müslüman sivil halk, Osmanlı siyasi merkezinin kendilerinden beklediği vatanseverlik ve sadakatle bağdaştırılması pek de mümkün olmayan bir davranış tarzını tercih ederek, yüzlerce yıllık Osmanlı beldelerinin düşmana mukavemet edilmeden teslim edilmesine zemin hazırlamışlardır. Kosova vilâyetinde Manastır, Üsküp, Kalkandelen ve Gostivar’da, Müslüman ahalinin de içinde bulunduğu mahalli halk, şehirlerinin düşmana harp edilmeden teslim edilmesi taleplerini içeren mazbata tanzim edip yetkili makamlara takdim etmişlerdir. Yine Kosova’da Prizren, Yakova ve İpek halkı da düşmana teslim olmayı tercih etmişlerdir. Muharebeye henüz katılmamış kırk bine yakın askerden mürekkep taze bir kuvvetin bulunduğu Selanik vilâyetinin düşmana mukavemet edilmeden teslimi için belediye başkanı ve müftü dahil İl İdare Meclisi mazbata düzenleyerek 5 Ekim 1912 günü Garnizon Komutanlığı’na başvurmuştur.” (Hasip Saygılı, sayfa 157)

“Yerli ve millî olmak nedir” sorusunun cevaplarından biri de galiba budur. Erzurum’u yiğit, Maraş’ı kahraman, Antep’i gazi, Urfa’yı şanlı yapan. Başka örnekler de verilebilir.

Aynı kitaptan bir cümle daha: “Günde ölen 100 civarındaki askerin % 10’u Rumeli’den, % 90’ı da Anadolu’dandır.” (İsmail Küçükkılınç, 247)

Anadolu’yu vatan kılan, kıymetli ve dertli hale getiren, her şeyden evvel, işte bu ağır kayıplardır.

***

Bunca yaşanmışlığa ve acı tecrübeye rağmen, bir insan yahut topluluk, hâlâ bu toprakların aleyhine olacak şekilde iş tutuyorsa, adım atıyorsa, biz ona ‘yerli ve millî’ diyemeyiz. İster siyasetçi olsun, ister din adamı. ‘Müftü’ örneğini boşuna vermedik.

Yerlilik, yerini / yurdunu bilmek, ona göre davranmak ve yaşamaktır. Vatanı ve milleti için her türlü fedakârlığı göze almaktır. Mensubu olduğu milletin tarihi yürüyüşüne uyum göstermek ve kadim kaynaklarına, değerlerine hürmet etmektir.

Yerli ve millî olan, ne yaşarsa yaşasın, ülkesini yabancılara şikâyet etmez. Dış müdahaleye zemin hazırlamaz. Başkalarının adamı, kuklası, oyuncağı, maşası olmaz. Türkiye’yi zor durumda bırakacak şekilde kendini kullandırmaz. Şifayı, çareyi, çözümü dışarda değil, içerde arar. Millete gider.

Millî kelimesi, ‘dinî’ anlamına da gelir. Millî olan, her daim, önceliği din kardeşlerine verir. Onları korur, gözetir. Darda kalanların, garip düşenlerin yardımına koşar. Hamiyet-i diniye ve hamiyet-i milliye.

Yerli ve millî olan, şahsi menfaatini yahut bağlı olduğu grubun çıkarlarını, vatanın / milletin önüne koymaz. Ar eder. Böyle bir davranışın içindeyse eğer, şu partiden veya bu cemaatten, aidiyet meselesini gözden geçirmelidir. Yazmıştık, yine yazalım: Mensubiyet duygusu olmayanın mesuliyet ve mahcubiyet duygusu da yoktur. Olamaz.

Hiç eskimeyen sözlerimizden biri de budur: ‘Cumhura muhalefet hatadan gelir.’ Yaşananlara, yapılanlara bir de bu açıdan bakalım.

Açık bir biçimde gördük, görülüyor: Ülkemiz, bir buçuk yıldır, yerli ve millî olmayanların fenalıklarıyla mücadele ediyor. Elimizde kalan son toprak parçası, bataklığa dönüştürülmek isteniyor.

YAZININ TAMAMINI OKUMAK İÇİN TIKLAYINIZ...
 



Yorum Yaz


E-posta :


saklı tutulacaktır

İsim :


Yorumunuzun yanında gösterilir

Yorumu Gönder

Mevcut Yorumlar

  • Gönderilmiş hiç yorum yok. İlk yapan siz olun!