Medeniyet TV

Sosyal Ağ

Günün Fotoğrafı

ETKİNLİK TAKVİMİ

Beni Haberdar Et!

Yazarlar

Alıntı Yazılar

camideyiz.biz

Yeni Anket

Dünyamızın İrfânıydı

İsmail BURHAN

24-11-2017

Dünyamızın İrfânıydı
Dünyamızın İrfânıydı o...
...kaybımız çok büyük

1982 yılında fizik okumak için üniversiteye gelmişti. Darbe yılları... Okulda bir varoluş mücadelesi... Müslaman öğrenciler el yordamıyla toparlanmaya çalışıyorlar, tebliğ çalışmaları yapıyorlar. Birkaçı daha bir önde... İrfan, tabii ki o birkaçın içinde. Onun için okul demek; sınıfta, koridorda, bahçede -tabiri caizse- yakaladığı bir öğrenciye bir hakikatten bahsetmek. Sadece okul mu öyle, hayat demek de o İrfan için. Kesintisiz bir İslamî gayret...

Ah bir de hocalar olmasa... Matematiğin ve fiziğin hikmetine erememiş, felsefesine teğet geçmiş hocalar... Yıldızı bir türlü barışmıyordu İrfan’ın hocalar ve de imtihanlarla. Barışmıyor da çok mu önemliydi İrfan için? Bütün bunlar kıyl-ü kâl kabilinden gereksiz ayrıntılardı... İrfan için ne gâm. Dünya neydi ki, derslerin imtihanı ne olsun, diploma ne olsun.

O matematiğe, fiziğe hayrandı, bir de hikmete. Zaman zaman darda kalmış arkadaşlara matematik anlatırdı. Dersi dinleyenin gözleri faltaşı gibi... Matematiğin hakikatine vasıl olduğuna mı sevinsin, aldığı yüksek nota mı... Yoksa İrfânı tanıdığına mı...

Derken okul bitmedi tabi, koridorların, bahçenin, sınıfın cazibesi ve hasılası notların önüne geçince okul bitmedi. Aslında bitmesine gerek de yoktu yani. İrfan değişik işlerle uğraşma konusunda da mahirdi. Mesela bir ara inşaat ustası oldu. Kalıp ustası. Önünde çivi önlüğü, elinde keser. Birleştirdiği tahtalara en iyi çivileri çaktı, en iyi kalıpları yaptı, burada bile ahenk önemliydi. Kısa bir sürede iyi bir usta oldu. Öğrenilecek ne varsa, öğrenilmeye değerdi çünkü İrfan için.

Halbuki öğrenilecek ne çok şey vardı. Öteden beri kılcal damarlarında dolaştığı felsefeyi, yerinde öğrenmek istedi. İstanbul felsefeye girdi. Birkaç hoca vardı onun için... Gerisi teferruat... İrfan, girdiği imtihanlarda sorulan sorulara kendi cevaplarını verdi. O sıradan bir öğrenci değildi. Belki de okulu kendi felsefesini yazarak bitiren tek öğrenci oldu.

Sonra tekrar fiziğe döndü, belki hocalar biraz olsun hikmete ermişlerdir diye umarak. Bir değişiklik olmamaştı hocalarda ancak yine de bitirmek lazımdı ve dokuz yıl önce girdiği fizik bölümünü bitirdi.

Sonra öğretmenlik Diyarbakır, İstanbul falan filan... Çünkü bunlar İrfan’ın dünyasında bir yer kaplamıyordu. Dünya işte bir şekilde akıp gidiyordu.

Öğrenmek, sürekli yeni şeyler öğrenmek onun için bir yoldu. Suud’a öğretmen olarak gitti yıllardır öğrenmeye çalıştığı Arapça’yı ikmal etmek, bir taraftan da Suud siyasetiyle ilgili yüksek lisans yapmak gayesiyle.

Üç beş yıl burada kaldı. Dönme vakti gelmişti artık. Bir ramazan günü, umre yaptı. Sabah vakti öğlene  kavuşmaktaydı. Kendisinin de tam olarak hatırlayamadığı bazı şeyler oldu. Bir kaza. Bu kazada eşini kutsal topraklarda bıraktı, haşr gününe sahabililerle birlikte uyansın diye. Kendi de ağır yaralanmıştı, küçük oğlu daha da ağır. Uzun hastane süreçleri...

Büyük bir imtihandı. İrfan, mütevekkil. Hiç şikayet etmedi. Ziyadesiyle metindi. Dostları utanarak yanında otururken o, sabırla karşıladı bütün bu acıları.

Aradan bir yıl geçmişti ki, hasta oldu. Kanser... Durum çok ciddiydi. Hastalık çok hızla ilerliyordu. İrfan yine telaşsız, yine mütevekkil. Hastalık günden güne İrfan’ı tüketmekteydi, bitkindi. O ağır tedavi şartlarına ve hastalığın maddi ve manevi ızdırabına rağmen hâlâ elinde bir kitap onu tetkik ediyordu. Yılmadan usanmadan kendi tabiriyle ondan parçalar koparmaya, zihin dünyasına yeni şeyler katmaya çalışıyordu. 

Yanına gelen dostlarıyla felsefi mütaalalarda bulunuyordu. Zihni her zamanki gibi berrak bir su gibi çağıl çağıl. İfadeleri hiç gediği olmayan sapasağlam bir duvar gibi. Çehresi küçük bir çocuğunki gibi ışıl ışıl. 

Anladıklarını anlatmaya geniş kelime dağarcığı zaman zaman yetmiyordu. Halbuki ilgi alanlarından birisi dildi. Konuştuğu zaman kelimeleri yerli yerine koyardı. İzahları mükemmeldi. Yine de çoğu kere kelimeler kifayetsiz kalıyordu tefekkür dünyasını tavzih etmeye. Öyle zamanlarda bir dostunun da dediği gibi, gözlerini kısardı. Dudaklarında müstehzi bir gülümseme, hissettiği heyecandan, hikmetin büyüklüğü karşısında duyduğu taaccüpten ve bütün bunlara karşın dünyanın sırandanlığından...

Bu hengâme arasına bir de hukuk fakültesi mezuniyeti sıkıştırmıştı. Son günlerine kadar onunla ilgili denklik almanın peşindeydi, bir taraftanda açık öğretimde ilahiyat okurken. O bütün bunları tûl-i emel için yapmıyordu. Bilakis onun için gelecek günler diye bir anlayış yoktu. İnsan doğar ve sonsuza kadar yaşardı. Ölüm mü? O bir yol işaretiydi sadece. İşareti görene kadar öğrenme ve hikmetin peşinde koşma doğal bir süreçti. 

Tecelli derdi o. Yaratma demezdi. Çünkü “yaratma”yı kaba bir tabir olarak görürdü. Aslolan tecelliydi. 

Kainatı anlamak istiyorsak tecelliyi anlamamız gerekirdi. Çünkü kainat anbean, hem var edilmekte hem de yok edilmekteydi. Cenab-ı Hak kainatı tecellileriyle her an var ve yok etmekteydi. O kadar zahirdir ki bu,  zuhurun şiddetinden gayp sandığımız şeyler bile tecelli etmişti aslında. Cenab-ı Hakk’ın kutreti aynı anda evvel ve ahir bütün eşyaya tecelli ve tahakkuk etmekteydi. Bunu anlayabilmek, idrak edebilmek, yaşayabilmek bir marifet işiydi. İşin umumi ölcekteki hulasası bu minval üzereydi. İrfan için hakikatın özü buydu. Hangisi önce, hangisi sonra, hangisi müsbet hangisi menfi diye bir ayrım olamazdı. Felsefe, matematik, fizik ve bilumum irfânı bu anlayış üzere temellendirirdi. Zaten bütün bunlar bir cüzün parçaları ve birbirinin mütemmimiydiler.

Buna mukabil dünya işlerini de; “Yapmamız gereken daha çok iş var.” mottosuna oturtmuştu. Kendi gayreti bu yöndeydi, bizden de onu isterdi.

Mübarek bir cuma gecesi, teheccüd vakti, sefer ayının 29. günü mübarek seferine çıktı (ona da böyle felsefi yüklemi olan bir gün yakışırdı zaten) ve Hakk Teala’nın ezeldeki tecellisi bize de hüzünlü bir şekilde malum oldu.

“Biz dünyadan gider olduk
  Kalanlara selam olsun
  Ardımızdan hayır dua
  Kılanlara selam olsun”

deyip gitti. Biz yakın arkadaşları için tarifi mümkün olmayacak derecede büyük bir kayıp. Çünkü bize anlatacağı daha ne çok şey vardı. Doğrusu İrfânsız bir dünya bizim için çok ama çok zor olacak.

O, bir felsefeciydi, matematikçiydi, fizikçiydi, dilciydi. “Dünyanın insanı” olamayacak kadar irfanîydi. Hepsinden önemlisi iyi bir insan, iyi bir Müslümandı. Zaten azdan az kişi için son soru sorulduğunda, cevap canı gönülden “iyi bilirdik” olur. İrfan o azdan az kişilerdendi. Son seferinde onu uğurlamaya gelen kalabalık bu yüzden, tereddütsüz ve yürekten bağırdı: “İyi bilirdik.” Bir kere daha diyoruz ki, “iyi bilirdik, iyi bilirdik, iyi bilirdik.”

Allah gani gani rahmet eylesin, mekânı cennet olsun. Allah kevser ırmağının kenarında burada yarım kalan sohbetlerimizi hep birlikte yapmayı ona ve biz tüm dostlarına, özellikle de yanından hiç ayrılmayan, ezelî -ve inşallah ebedî- dostu Zekaî üstada (Bu vefalı ve kadirşinas insandan Allah razı olsun.)  kısmet etsin.

Amin, amin, amin...


Yorum Yaz


E-posta :


saklı tutulacaktır

İsim :


Yorumunuzun yanında gösterilir

Yorumu Gönder

Mevcut Yorumlar

  • Gönderilmiş hiç yorum yok. İlk yapan siz olun!